Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2021 Çarşamba

Derinlik Sarhoşluğu, kitap satılan her yerde!

 

"Kalplere dokunanlar, unutulmuyor bayım!"

Önder Deniz Çavuşlar

Kapak Tasarım ve Afiş: instagram.com/sezengokhan

Yayınevi: instagram.com/iskenderiyekitap

Derinlik Sarhoşluğu kitap temin adresleri:

📚 D&R, Kitapyurdu, Idefixe, BKM Kitap, Mephisto, Amazon, Pandora, Kırmızı Kedi, Babil.com, Kidega, Eganba, Sözcü Kitabevi, İlk Nokta, Kitap Ambarı, İdeal Kitap, Kitap Sepeti.


15 Şubat 2021 Pazartesi

"Bazı kalpler hiç geçmeyecek bir yarayla yaşlanırlar."

Önder Deniz Çavuşlar - Derinlik Sarhoşluğu 

📚 Kitap temin adresleri:

D&R, Kitapyurdu, Idefixe, BKM Kitap, Mephisto, Amazon, Pandora, Kırmızı Kedi, Babil.com, Kidega, Eganba, Sözcü Kitabevi, İlk Nokta, Kitap Ambarı, İdeal Kitap, Kitap

5 Şubat 2021 Cuma

"Kalplere dokunanlar unutulmuyor bayım!"


 3.kitabım Derinlik Sarhoşluğu'na tüm kitabevlerinden ve online kitap satış noktalarından ulaşabilirsiniz.

📌 D&R, Kitapyurdu, Idefixe, BKM Kitap, Mephisto, Amazon, Pandora, Kırmızı Kedi, Babil.com, Kidega, Eganba, Sözcü Kitabevi, İlk Nokta, Kitap Ambarı, İdeal Kitap, Kitap Sepeti.

7 Eylül 2018 Cuma

Azar Azar

Hemen pes mi ediyorsun? Yemyeşil çayırlara uzanıp taze kır çiçeklerinin kokusunu çekeceksin daha içine. Avucuna düşen yağmur damlalarını sayacaksın, saçlarından süzülecek ıslaklık, yürüyeceksin uçsuz bucaksız yolları aldırmadan ve sırılsıklam.

Gökyüzünden en parlak yıldızları seçmek için bakacaksın geceleri pencerenden, ayışığı dolacak içeriye tutamayacaksın kendini atacaksın sokağa. Sen aydınlatacaksın belki de geceyi, ne biliyorsun? Denize paralel sahil kıyılarında tabanların acıyana dek dolaşıp toplayacaksın deniz yıldızlarını ve mercan taşları, seke seke suyun üzerinden atacaksın suyun dibine, başka ne umuyorsun?

Bir sigara telleyecek, soğuk bir bira kapacaksın dolaptan, arkana bile bakmadan hey ne sanıyorsun?

Kim ne yapıyor veya nasıl baş etmeye çalışıyor hayatla unutacaksın, çünkü insanlar ve değer yargıları, çünkü insanlar ve çok bilmişlikleri, çünkü insanları ve içten içe seni aşağı çekişleri gelecek aklına.

Sana bahşedilen güzellikleri göremediğin günlere, yaşam deme. Çünkü insanlar kötüdür. Yaşam, göz açıp kapayıncaya giden bir yoldur çünkü.

Doğduk, büyüdük, yaşadık ve azar azar ölüyoruz.

Hayat, imdi adanın sırtlarında pencereden sarkan sardunyalara bakıp tebessüm etmek, biraz da vapur telaşlarıdır, son sefere yetişmeye çalışmak gibidir.

Yaşantının manası alamadığın uykular değildir yorgun gecelerden, Her gün seni bekleyen keşmekeş ve depresyondan depresyona sürüklendiğin ruh halleri de değildir. Şehir yorar, yıpratır insanı. Yorucu ne varsa uzaklaş, ne duruyorsun?

Olduğu gibi kabul edip göz ardı etmeye devam edersen ıskalayacağın zamanı düşün. Daha evden çıkmadan sabırsız şoförlerin kornaları karışır, kalabalığın uğultusuna.

Eğer akışına bırakırsan erkenden uyanıp işe yetişme telaşlarına kapılırsın, kendini otobüslerin içinde nefes almaya, trafikte aracında ilerlemeye çalışırken bulursun. Yöneticilerin hesap sorar; can sıkar, stresli ve endişeli çalışma arkadaşların da seni hep aynı döngünün içine atar durur.

Ödenecek faturalar, benzin parası, bina aidatı, zamlar, altını, doları, kredi kartı, iki oda bir salon evin bütün ihtiyaçlarına, eş dostun yapay davranışlarına, unutulan saygıya, hoşgörüsüz ve sevgisiz kent insanlarına ve akrabalarına rast gelmen ve o kısır döngü içinde boğulman kaçınılmaz.

Mutlaka gidilmesi gereken konserler, iyi ki seyretmişim diyeceğin tiyatro oyunları, izlenmesi gereken filmler, ruhuna iyi gelecek şarkılar ve keşfedilmeyi bekleyen yerler var daha kaldır başını.

O nedenle, hayatı ıskalama lüksün yok, hadi durma bir yerden başla. Başlayan ve yolu yarılayan bu dizeleri usulca koyuyorum başucuna. Yarenlik olsun.

"Ay büyülüydü. Yakamoz, deniz. Ardından koştuğumuz o baharlar. Çocuklardık. Parlak yıldızlardık o zamanlar. Artık dönemesek de geriye, ardından koştuğumuz o zamandır."

5 Temmuz 2018 Perşembe

Kuş Ölür

Geceler neden var? dedi.
+Rüyalarımızı ilmek ilmek örmek için olabilir mi, dedim.
-Belki de düşünmek için olabilir.
+Doğru ya günümüzde vakit yok buna.
Geçmişin hesaplaşması ve geleceğini hayal etmeyi de katalım.
-Katalım!
Neden peki siyah ve karanlıktırlar?
+Belki de her şey sadece siyah ya da beyaz değildir. Mesela ben geceleri daha berrak zihne sahip olduğumu ve yazabildiğimi keşfettim. Şimdiki gibi. Bundan mütevellit masmavi denizi ve gökyüzünü görebiliyorum etrafa baktıkça..
-Ya anılar?
+Bir gün hepsini unutacağımızı söylerler ya, yanlış. Hatıralar insanın zayıf noktasıdır. Çok seneler evvelinde kalan eşsiz bir ana dönmek için pahalı bir yolculuk gerekebilir.
-Yolculuk demişken peki ya bu yolculuğun sonunda istediğimiz yere varamazsak?
+Nereye varmak istediğine bağlı. İsterse insan bir uçurum kenarına da varabilir. Fakat bir kere başlarsan, çıktığın yolculuğun sonunda aradığı şeyin ne olduğunun yanında aslında kim olduğunu da keşfetmiş olursun.
-Nasıl yani?
+Yani insanın yaşadığı olaylar edindiği deneyimler ile kendi kişiliğini inşa eder ve yolun sonunda dönüp yaptıklarına baktığında “ben kimim?” sorusuna cevap verebilecek bilgiye de sahip olur.
-Zaman mı geçer, insanlar mı?
+Bu soruya uzun uzun cevap vermek isterim lakin geç oldu başka bir akşama bıraksak?
-Olur tabi.
+Füruğ ne demiş, aklının bir köşesine yaz.
-Ne demiş?
+Kuş ölür, sen uçuşu hatırla...

2 Temmuz 2018 Pazartesi

Hatırla

Bir zamanlar sonsuz özgürlüğün kollarında yapayalnız yağmurlarda yürüyor ve sevdiklerinin arasında kadehini aşka kaldırıyor, güneş tependeyken masmavi denizlerde ufka doğru yüzüyordun. Bunu anımsa. Göklerde süzülen şahindin, rüzgarlar öpüyordu omuzlarından, şen şakrak ve neşeliydin. Tarihi sokaklar, deniz kenarları, yemyeşil ormanlar sohbete doyulmayan kafeler, fasıllar, meyhaneler, danslar, düğünler, ağıtlar! Okumadığın bütün kitapları alıp okuyordun, sinemada yetişemeyip izleyemediğin filmlerin diskini bulup izliyordun, yeni şarkıları keşfetmek için konserleri ve albümleri kaçırmıyordun, umut doluydun; hayatı, insanları canlıları sevmekten yorulmuyordun.
Tanrı'nın insana bahşettiği mucize gerçekleşti sonra. İşlerden kafanı kaldıramadın, insanlardan uzaklaştın ve unuttun. Geçmişini, çocukluk düşlerini, nerelerden geldiğini, kayıplarını, acılarını, çok eskiden bir ailen olduğunu ve senden umutları olduğunu unuttun. Sevdiğin kadınlar oldu. Adamlar oldu. Bir zamanlar kahramanın olanlar gibi, onların yaptıklarını yaptın. Hayallerini, planlarını, yarınlarını unuttun. Bir zamanlar geleceğe ait düşler kurup elele tutuştuğun insanlar o birlikte dolaştığınız sahil kıyılarında, sokak aralarında başkalarıyla yürüyor çoktandır. Başka düşler kuruyor insanlar, sen unuttukça kendini. Sen duruyorsun gölgenin ardında. Zaman geçiyor. Savaşçıydın oysa kaybetmek değil unutulmak yaralardı ya seni. Artık sıra sende. Anımsa. Bir zamanlar kimdin neler düşledin. Nerelerdeydin, nerelere geldin? Soğuk tren garlarını, uzun otobüs yolculuklarını, uçsuz bucaksız deniz kıyılarını, unutulmaz tatil gecelerini anımsa. Anımsa ki kendini unutma. Unutma ki bir daha hatırlamak zorunda kalma. Hatırla! Sen kimdin aslında?

1 Temmuz 2018 Pazar

1 Temmuz: Adım Bir Hiç

Bu kaçıncı? Saymıyorum artık. Çok yaşlar düştü gözümden, bir o kadar da yaş ömrümden. Bir yenisi daha mı ekleniyormuş bugün? Nasıl mı? Fi tarihte başlayan hikaye, atalarımızın Makedonya diyarına göçmesiyle sürmüş sonra varoluş nedenlerim annem ve babam tanışmış birbirlerini sevmiş ve evlenmişler işin aslında. Altı yıl sonra ben doğmuşum.
Günün anlamına binayen sorular var. Kaç kez ağladığımı, kaç kez gülebildiğimi, ne kadar mutlu olup ne kadar çok üzüldüğümü, kaç zaman sustuğumu kaç kez uykusuz kalıp kaç sabahı sabırsızlıkla beklediğimi ve ne kadar zamanımın kaldığını hiç hesaplamadım. Onca kavga, hasret, yalnızlık! Öyle bir ölçü birimi olsaydı ne olurdu acaba? Ne çıkardı bahtıma? Ne çok emek vermişim de emeklerimin filizlendiğini görmüşüm ve ne çok çabamın boşa gittiğini seyretmişim şimdi umrumda değil. Otuzlu yaşların sonuna gelirken geriye bakınca doludizgin yaşanmış ve ucundan kıyısından biraz da ıskalanmış bir hayatmış gibi hissediyorum. Ve biriken iyikiler ve pişmanlıklar, omuzlarında tüm yükünce anlıyorsun. Yaşam göz açıp kapayıncaya.
Mutlu günlerimi yaşadığım tüm acıların içine sarıp saklıyorum yıllardır. Yalanlarınızı çok duydum, alkışlarınıza çokça şahit oldum lakin sizi tanımıyorum. Siz de beni. Uçsuz bucaksız sahil kıyılarında ölümsüzlüğe inanıp çok demlendim, senelerce dört duvar arasında son günümmüş gibiymişcesine yaşlandım. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da bir rüya ne kadar sürerse o kadardı galiba.

Geçip gidiyorum gözlerinizin önünden işte. Biraz elem, biraz neşe. Biraz hüzün biraz tebessüm. Heeyt. Bugün benim doğum günüm. Hem sarhoşum hem de mutlu, hem yastayım hem de umutlu. Garip bir duygu geçmişe tanıklık etmek ve geleceği hayal etmek. Dört kelime var aklımda. Aşık oldum, yandım, kavruldum, ateşlerde yürüdüm. Beşte oluyor olabilir oyunlar ve rakamlarla aram yok. Bağışlayın. Aranızdan, tam ortanızdan ve yanınızdan geçtim yalnızca. Adım bir hiç. Kapkaranlık gecelerden masmavi düşlerin koynuna doğru bugün bir yaş daha doğdum, bir yaş daha büyüyor ve bir yaş daha ölüyorum. Ama her şeye rağmen yalnızlığı, ayrılıkları, kayıpları ve aşkı yaşattığın bu renksiz dünyayı bana armağan ettiğin için, Tanrım sana teşekkür ediyorum.

27 Haziran 2018 Çarşamba

Dündar

"Dündar, derin bir nefes aldı ve Semiha Hanım'ı kaybettik dedi. Belki son gecesiydi. Hasta yatağındaydı. Dündar derin bir soluk aldı ve devam etti; "Dile kolay 38 yıl birlikte bir yaşam sürdük. Aşkı, sevgiyi, mutluluğu, üzüntüyü, eğlenceyi ve kederi birlikte tattık. Sorunlar, zorluklar derken tabii hiç sorun olmadı da demek olmaz, her birliktelikte acı tatlı bir şeyler olabilir, ama bizimki bir aşk hikayesiydi. Allah razı olsun. Allah mekanını cennet etsin. Son günleri tedaviyle ve ilaçlarla dolu geçti lakin başaramadı. Zaten bu hastalığa başaran yok. İnsanın başına gelebilecek en büyük felaketlerden biri bu hastalık. Gençliğimizi hatırladım Semiha Hanım ile acı haberi aldıktan sonra. El ele tutuşup ilk kez insan içine çıkışımız, sinemaya gittiğimizde elinin elimde terlemesi, Ihlamur Parkı'nda ilk çay içişimiz, ilk dondurma yiyişimiz, ilk sarhoş oluşumuz, ilk dans edişimiz, sevgililer günü, evlilik yıl dönümü derken ilk çocuğumuzun doğumu, işsizlikler, parasızlıklar, dibe vurup yukarı çıkmalar. Bir hayattır bazen, bir ömür. Semiha Hanım'ın sevdiği bir şarkı vardı. "Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak" Haklıydı, bak ben de kanserim, kanserin çaresi yok, kaç milyon kişi bundan yitip gitmiş.. Ben aslında son anımı merak ediyorum. Belki bir deniz kenarında birlikte güneşlendiğimiz denize girip soğuk bir gazoz içtiğimiz günleri hatırlayacağım. Belki de canımı alacak melek bunları anımsamama bile fırsat vermeyecek. Pek tabii yaradana kalmış bütün bunlar. Lakin yaşantımda bir ömre bedel olan Semiha Hanım'ı unutmayacağım, unutursam kalbim kurusun." Sabahına doktor elim haberi iletti Saat 8 gibi çocukları, en yakın camiye selasını verdi.

20 Haziran 2018 Çarşamba

Kaldım mı?

“Hadi, aç hediyeni,” derken gözlerindeki o parıltıyı unutmak mümkün mü?
Oğuz Atay… Tutunamayanlar.

Beni ne kadar mutlu ettiğini anlatamam. İlhan İrem çalıyordu; Sazlıklardan Havalanan sevinçle karışıyordu o ana. Bana “Oğuz Atay gibisin,” demiştin. Hani der ya Atay:
“Çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın ‘romantik’ bölümünü—sen kızacaksın ama—annemden tevarüs ettim.”
“Annene düşkünlüğünü ne güzel anlatmış,” demiştin. Seni anlatıyordu aslında. Gülümseyerek hatırladım.

Vüs’at O. Bener okumaya başlamıştın. Hegel’den, Kant’tan konuşurken birden sordun: “Peki senin en sevdiğin şair kim?”
Saatler son düzlükte dörtnala koşarken, içimiz yolculuk istiyordu. “Belki bir otobüs gelir, biner gideriz,” demiştim.
“Dönmeyeceğimiz bir yer seç,” demiştin sen. Başka türlüsü mümkün değildi zaten.

Kadehlerimizden birkaç yudum aldık. Tom Waits çalıyordu. “Dur, sana bir şey dinleteceğim,” deyip Opus’tan Live Is Life’ı açtım. Kaset arada takıldı; olsun.
“Sıradaki parça,” demiştik, “kalbi kırıldığı yerden bir daha onarılamayan bütün âşıklara gelsin.” Bunu sen mi dedin, ben mi—artık hatırlamıyorum.

Chris de Burgh eşliğinde birer sigara sardık. İki nefeste başımız döndü; dünya durdu, duvarlar üzerimize geldi.
“Neşet Baba açalım,” dedim. Dinlerken gözlerimizden birkaç damla yaş süzüldü.
Şişe Ahmet Kaya’yla, Tanju Okan’la bitti. Cemali’yi uzun zamandır dinlememiştim.
“Renksiz hayaller dolu, dökülen gözyaşlarım…”
Hayatın renksizliğine pastel bir çizik atmıştın o gece.

Balkona çıktın sonra; başın dönüyordu, belliydi.
“Benim için hayat dursun şimdi,” dedin—o yaşta, o gecede, o hâlde.
Üşüdün içeri girerken. “Durmayacak,” dedim.
Zihnimizde Lionel Richie ile Sting birbirine karışıyordu.

O yıl üniversiteyi kazanmıştın. Son akşamdı. Ertesi gün yola çıkacaktın.
Ben kalacaktım—bu bunalım şehirde, çıplak. Askerlik de vardı önümde.
Hayat tam orada, ekseni kayıyormuş gibi, avuçlarımın arasından uzaklaşıyordu.

Sarılıp uyuduk o gece.
O net.
Diğer her şey flu. Anılar gibi.

Sabah not bırakıp gitmiştin.
“Seninle başka bir rüyada uyanmak ümidiyle,” yazmıştın.
Altına da eklemiştin:
“Düşlerimde kal.”

Kaldım mı peki?

10 Haziran 2018 Pazar

Yaşam Paradoksu

Geçmişin hala geçmediğine dair beylik laflar söyleyen bir adam tanıdım masaların birinde. Geçer dedim araya girerek. Hem de kanata kanırta geçer. Büyüklerimiz derdi ya zaman herşeyin ilacı. Şimdi büyüklerimizin o bir zamanlar gözümüze büsbüyük göründüğü yaşlardayım. Evet, zamanın küllendirmediği hiçbir acı ve hiçbir ayrılık yok. Bak ben de bir vakitler sevdim. Öyle güzel hatıralar var ki aklımın dehlizlerinde. Hangi birini anlatsam? Sonucunu? Farklı zamanlarda ve başka şartlarda belki ama şimdi ayrılmalıyız deyip usulca çıkıp hayatımdan gittiğini anımsıyorum. Teselli beklerken, müstehak sana dediler. Dedik o kadar sevdin. O seni senin onu sevdiğin kadar sevmiyordu. İnanamadım. Şimdi mi söylenir bu dedim. Insanların söylediklerine gözün sevdiğinden başkasını görmediğinde pek itibar etmezsin. Ne münasebet diye çıkışıp konuyu kapatırdım. Mevzubahis o olunca dünyayı karşıma alırdım. Uğruna dünyayı karşına aldığın günü gelir dünyanı başına yıkar. Saf acı. Tatmalısın. Gözlerimde yaş, kalbimde sızı, kafam güzel bir akşam. Unut onu dedi annem. Kendini topla ve hayatına devam et. Bense kolay mı sanıyorsun sen ne anlarsın deyip kırmıştım beni doğuran kadını. Sonra geçmişin geride kalacağını ve bambaşka hikayelerin yaşanacağını bilmeden o zamana kendimi kilitleyip içine kapamaya çok çalışmış sonunda yitirmiştim. Önce onu. Sonsuza dek annemi. Kalplere dokunanlar unutulmuyor bayım demişti bir keresinde o kadın. Onu da başkası sevmemişti onun sevdiği gibi o sevdiğinin bir başkasıyla evlendiğini anlatırken omuzlarımdaydı ve kirpiğinden süzülen yaşların acısını kendi tenimde hissetmiştim. O gün geçer demiştim. Hem de kanata kanırta geçer. Yaşam paradoksu. Bir zamanlar sevdiğim kadın da bir başkasıyla evlendi. Hiçbir zaman aynı cümlenin içinde geçmedik bir daha. O yüzden bana geçmiyor dedikleri acıyı ve düş kırığını kilometrelerce öteden tanıyorum. Olmuyorsa sebebi var olmasını zorladığının, çok arzuladığının. Kendini iyileştiremeyeni, kimsenin iyileştiremeyeceğini biliyorum bir de gecelerin iyi bir pansuman olduğunu. Dinle bak sessizliği, içinde kendini bulacaksın. Kendini bulmayı başardıktan sonra da kalbini yeniden umuda ve aşka açacaksın.

3 Haziran 2018 Pazar

Bir Yeryüzü Rüyası

"İçimde lise son sınıfın, son cumasının ince kederi var." diyordu Mükremin Abi. Kaç cuma geçti kimbilir? Yalnızlığın o kekremsi bir hüzününde cereyan eden yaz akşamlarını düşündüm bu cümleyi hatırlayınca.

Hiç bitmeyecekmiş sanıp bilye peşinde koştuğum mavi öğleden sonraları geldi aklıma. Top oynayıp terleyince kana kana su içtiğim haziran sıcakları. Yüzmeyi öğrendiğim Burgazada'nın soğuk suları. Karpuz ve bira iskelenin altında. Okulu kırıp kah Boğaz'a, kah Kalpazankaya'ya, kah Galatasaray antrenmanlarına, kimi zaman Veliefendi'ye, kimi zaman da İstiklal Caddesi'ne bambaşka dünyaları soluduğum ve o rüyalarda kaybolduğum yaz mevsimleri.

İnsanları tanımaya çalışan o naif adam. Herkesi kendi gibi sanan. Az ve öz insanı hayatıma alırken yaşadığım hayal kırıklarını düşündüm. Lisede İngilizce dersindeki o parlak zekalı genç tuttu elimden, ilkokulda okumayı ilk söken sarışın çocuğun yanına götürdü beni. Annem kahvaltı hazır diye seslendi. Babam hadi hazırlanın Yeşilköy Havacılık Müzesine gideceğiz kahvaltın bitirince dedi. İlk bisiklet sürüşümdeki heyecan ve bisikletten düşerken ki acı tenimdeydi. Sızladı biraz, dondurma yerken dişlerim. Uçurtmam takıldı tellere. Rüzgarlar öptü saçlarımı. Kızlar geldi gözümün önüne karşılarında saf duygularla heyecanıma yenik düştüğüm. Bir zamansız yeryüzü rüyasıydı bu. Benim içimde dünyanın bütün haziranlarından biriken ince bir keder vardı hep. Dilimde de, "Önümüz temmuz, önümüz ağustos nasıl olsa" diyerek insanlığı teselli eden Cemal Süreya'nın dizeleri..

27 Mayıs 2018 Pazar

HERHANGİ BİR ZAMAN

Herhangi bir yerde, herhangi bir zamandı.

Uzak ufukların rotasında seyreden gemilerin ve şehirlerarası vapurların hüznüne yaslamıştık ömrümüzün solgun akşamını. Anımsadın mı hani ay ışığı değmişti yanık tenine o akşam, deniz kıyısında. Bütün şehrin üstünü örtercesine, kalbi kırık bir şarkı derinden gelip uyutuyordu hatıraları. Yollar uzanmıştı bir de mesafeler aramıza bir de ellerimizden kayıp giden mevsimler. Dalgalar değerken sessizce kıyılara, saçlarını usul usul savuruyordu rüzgar. Saçlarından öptüm. Bir kaç kadeh daha devam ettik hayal kurmaya. Sarhoş olunca hayallerimiz sustun bir süre, ben gözlerinde kaldım. Suskunluğun bütün manzarayı aldı koynuna. Gülümsedin, sanki severmiş gibi. Gülüşünden öptüm. Kanatlanıp göğsümde ürkek bir güvercin, sanki uçup gidecekmiş gibiydi, gökyüzü parlament maviydi birazcık da mora çalıyordu. Üşüdük. Uzak ufuklarda rotasında seyreden gemilerin hüznüne yaslamıştık ömrümüzün o solgun akşamını. Herhangi bir yerde, herhangi bir zamandı.

13 Mayıs 2018 Pazar

Seni Yitirmek

Bir zamanlar çok severken, ellerinin arasından kayıp giden insanı kaybetmenin tarifsiz acısını daha derinlerinde hissetmemek için kendini kendinde bırakmayıp dağıldıkça ve şimdiki haline geleceğini bilmeden toparlayamaz sanarak parçalarını etrafına saçtığında yeniden başlıyormuş hayat. Her yenilgide küllerinden yeniden doğmanın insanın kader taşlarını dizmek için olduğunu anlıyormuşsun. Aldığın dersleri ve mağlubiyetlerini takip ederek ulaşıyormuşsun büyümeye. Her yıkılışın aslında yeniden ayağa kalkman için, her terk edilişin yeniden sevmen için. Yalnızlık dahil. Kimseye ihtiyaç duymadan. Kaybederken, kaybettiği yerden başlayarak buluyormuş meğer kendini insan. Çok sonra avuçlarınızın arasından kayıp giden insana yeniden rastladığınızda o vakit diyebiliyorsunuz, her şeyin bir zamanı vardı. Benliğime kavuşmam için seni yitirmem gerekiyormuş.

22 Nisan 2018 Pazar

Bazı Anlar

Bazı anlar öyle bir geçer ki. Hatırası kalır geriye. Şiirlerde, şarkılarda, filmlerde veya bir kitabın sayfalarında çıkar karşına. Dün gibidir.

Bazı anlar öyle bir kalır ki, izleri tazedir hep, bugüne aitlerdir.

Rastlamana gerek kalmaz hiçbir yerde, yaşaman yeterlidir.

25 Şubat 2018 Pazar

Yakamoz

“Güneşi avucuma dikip mayın tarlalarının içinden, çocukluğumdaki düşlere yetişmek ister gibi koşarak geldim bir pazar günü sana. Masumiyetinden damlayan yağmur tanelerini örttüm üzerime, sıkıca sarıldım yakamoza borçlu olduğumuz ilk geceye. Gün yüzünü artık gül yüzüne çeviriyor ay parçam, o günden sonra her pazar, sessizce büyürken sen içimde.”

“Ben yazdım”, dedim. Nasıl olmuş?

Bir yandan kahveyi pişiriyor, bir yandan bana geçen bütün günün hikayesini soluksuz anlatmaya çalışıyor, bir yandan da endamıyla büyülüyordu. Arkası dönük izliyordum oturduğum yerden büyülü güzelliğini. Bir sigara yaktı.. Çok güzel bayıldım, dedi yeni mi yazdın? Ve cevabımı duymayı beklemeden "Aşkım dur söyleyeceğim fakat Beyoğlu’nda Ceylan Ertem konseri varmış yarın, Yıldızlararası vizyona girmiş, şirkette bugün sorma neler oldu, annemler gelecekmiş hafta sonu bu arada bize, hadi yapayım kahveyi de, dizimiz başlar birazdan izleyelim derken lafını böldüm ve "sesinden ısırmak istiyorum şimdi seni" deyiverdim.

Nasıl bir tatlı tebessüm oluştu dudak sızısında, anlatamam.

“Gözlerinin kalbime baktığı o yerde öyle derin bir sen var ki” dedim.”Bana bunları işte o yazdırıyor..” Dolu dolu gözlerle, "Ahhh canım sevgilim” dedi. “Ağlatcan beni o nasıl bir cümleydi öyle. Seni çok seviyorum adam. Aklının alamayacağı kadar çok be.” Hiç kimse bana bu kadar güzel ve içtenlikle "seni seviyorum" dememişti o güne kadar. O'na bir kez daha aşık olduğumu fark ettim sonra...

15 Şubat 2017 Çarşamba

Hatırla ve unutma!

Bu soğuk şubat akşamı ve bu karlı pazar gecesi sana bazı şeyler söylemek istiyorum.

Ses bir ki..

Nereden başlasam..
Damardan?
Dünya acımasız bir yer, hepimiz az çok biliyoruz. Doğar, büyür ve ölürüz. Sonrası meçhul. İyi de ne yapalım yani acımasız bir yer diye pes mi edelim?

Şişşt sakin.. Sen sen ol acılarından korkma, yaşamı sev kimseye kulak asma, hem sen olman için güçlü olman için bir sürü hata yapacaksın daha unutma!

Şarkıları sev, bol bol su iç,akşamları çok yeme salatayla geçiştir elbette kitap oku ve eline ne geçerse, oku tabi bütün kült filmleri izle, tiyatroya git, eğlen haftasonları, hem bu köle düzende iki gün hayata dönüş bileti!

Anneni babanı sağlığında ara sor ziyaret et, ölümlü bu dünya!

Arkadaşlarınla plan yap. Eşinle, sevgilinle, kendinle program yap çık kabuğundan! Körü körüne bağlanma hiç bir şeye. Sağlık gibisi yok. Nezleysen bitki çayları, ya da soğuk algınlığına aferin, çok üşüttünse antibiyotik almayı unutma, kendine bak ki yapacağın bir ton şeyi erteleme!

Bu soğuk şubat akşamı ve soğuk pazar gecesini aklından çıkarma az sonra bahar gelir bak gör, çiçekler açar dağların yamaçlarında, bozkırlar filizlenir güneş doğar, ısıtan güneş doğudan biraz sonra batıya.

Duanı et sen yine ama inancına kimseyi karıştırma. Hobilerin ve uğraşların olsun. Güzel yemekler yapmayı ve yemeyi, --ki internette bir sürü video var--dans etmeyi, enstrüman çalmayı ve bir kaç duble içmeyi unutma! Kadehini kaldırmayı bir de hayata!

At kendini sahil kıyına, tatile çık, pansiyonda kal yetmiyorsa eğer bütçen otel odalarına, aşık ol arkadaşım ne duruyorsun bırak ilham alsın şairler duygularından, aşkından düşsen de yalnızlığa..

Dağlara doğru koş, yürü kilo ver, terle biraz. Şehirlere yolculuk et, güneşe sarıl yolculuk yap ama yazın geldiğini Yalın'ın cornetto reklamından değil de, kalbinin cıvıltısından duyumsa. Kuşların melodilerinden anla!

Sabret biraz, seni sevecek insan, bir başkası için üzülmekle meşgul belki de , sana gelmesi için bir zaman tanı ona. Sen de kavrul biraz yeryüzünün ağrılarıyla. Yalan söyleme, yalandan uzak ol, yalana ihtiyaç duyma. Yalan bütün kötülüklerin anasıdır!

Unut ama hatırla..
Hatırla ve unutma!

Uyanmak istemediğin günler vardır muhakkak, yarınların olmasını istemediğin ama güneş doğmuştu ve yarın doğmuştu değil mi, anımsa!

Hiç bitmesin dediğin ama çabucak geçiveren günler ayağının yandığı sarı kumdan kumsallar, gökyüzü ve deniz, kadehler ve müzik..

Hayat hala ve sıfırdan yaşanabilir bak, bu şubat ve bu soğuk pazar gecesi içini karartma. Sarıl kendine, sarıl düşlerine...

Hem bütün zulümler bitecek bir gün, yorgunluklar son bulacak. Aşk kazanacak canım, yeryüzü aşkın yüzü olacak. Yeryüzü aşkın yüzü olmazsa eğer bu vakti geldiğinde, bizim başka bir hayatta alacağımız olacak.

Kalbini temiz tut sen bi önce.

Yıka kirlerini zihninin. Hayır demeyi öğren mesela. Hayat karşı bir duruşun olsun. Olma misal, emme basma tulumba! Atatürk'ü sev, yüzlerce isimsiz kahramanını unutma bu toprağa düşen ve ne fedakarlıklarla kurulan bu ülkeyi asla ama asla bir evet uğruna satma!

Leylekler göç ederken, balıklar deniz dibinde okyanuslar aşarken, bir kedi veya köpeğin sonsuz dostlukla seni sevdiğine şahit olurken..

Temiz bir yarın ser, bembeyaz çarşaflar gibi. Pencereni aç yarın sabah. İçine çek hayatı, aşktan bahset yalnızlığın aşka özleminden, aynı rüyalarda doğan çocukların şimdiki zaman inkarı bu biraz..

Alışmayı öğren zamana, ama hiç bir zaman alışma!


Önder Deniz Çavuşlar

12 Eylül 2016 Pazartesi

Bir Bayram Akşamı Notları..


Şenlik dağılmış, geriye bir acı yel kalmış ve mevsime denk düşen yağmurlar da yağmışsa itiraf edebilirim. Bazı bayramlar bazı evlerin odalarının duvarlarına gizlenir bazı acılar. Bir tablo gibi şöylelemesine asılı dururlar. Bunu sık sık hatırla emi!

***

Ağaçların, çimenlerin ve üzerlerine düşen yağmur damlalarının bir ruhu olduğunu anladığın zaman henüz düşmüştü gökyüzünden sarı sonbahar..

***

Kalbim, koca okyanusun kalbini kırmış sarp kayalıkların arasından geçit bulup gizli bir mağarada sükut eden durgun sular gibiydi.

***

Bana yalnızlığından bahsettiğin o gece, senden çok yalnızlığı sevmeye başladım.

***

Aynı kitabın sayfalarını eş zamanlarda okumuş ve aynı cümlelerin altını çizmişiz de, o esnada odanın sessizliği unutturan şarkının melodisinde yitirmişiz birbirimizi sanki.

***

Ahmet Kaya, "Başıma neler geldi, sana diyemedim" diyor ya, insan başına bir şeyler gelsin ve hiç kimseye söyleyemesin istiyor!

***

Bir vazoda solan çiçekleri örnek verdiğinde, sen o rengarenk çiçeklere benzetiyordun kendini. Bir zamanlar capcanlı olan o bitkilerin güzelliğinden ve şimdi solgunlaştığından dem vuruyordun. Ama benim kederim vazonun müebbet kaderinde gizliydi.

***

Ölmeden evvel dinlenmesi gereken şarkıları, izlenmesi gereken filmleri ve görülmesi gereken yerleri, keşfetmeye henüz başlamışken geliyordu ölüm zaten.

***

Yol bir yere gitmeyebilir, dedim. Hatırladın o vakit. En son çıktığımız yolculuğu. Önce bir patikadan, sağa sola yalpalamış sonra çıkmaz sokaklara dalmıştık. Kaybolmuştuk. Ama yine de mutluyduk çünkü otobüsün cam kenarından dünyayı keşfediyor, ağaçları, uçsuz bucaksız kırları ve ovaları ve geceleri yıldızları seyrediyorduk. Bazen de kıyısı hiç bitmeyecekmiş gibi gelen masmavi suları. Zaten yolun bizi götürdüğü yer değil, yol bir hikayeydi.

***

Annem çiçekleri çok severdi. Benim için bayram, annemin kabrindeki çiçeklerden ibaret dedim ya sana, açmışlarsa şayet mezarlık gülleri bir buruk tebessüm konardı dudaklarımın kıyısına hatırlarsın. Sen de elimi tuttun yanağımı okşadın ve benim için de dedin, babamın kabrindeki ayrık otlarını temizlemek ve bir buket kasımpatı bırakmak. Çünkü o ölmeden annem çok seviyor diye ona hep kasımpatı alırmış.

10 Haziran 2016 Cuma

teşekkür..

"Bak bir pazar sabahına daha, ayrı hayatlarda uyandık sevgilim." çıkış cümlesiyle kitabevlerinde yerini alan, Şehre Keder Yağıyor adlı kitabımın ilgili okurlarıyla buluşmasının ikinci yılı bugün..

Deneme türünde kaleme aldığım kitap, Net Kitap tarafından yayımlanmıştı. Kitabın hazırlanması ve yayınlanmasında emeği geçen herkese bugün vesilesiyle tekrar teşekkür ederim.

30 Mayıs 2016 Pazartesi

Aile, içi boş kelime!

Acısı büyüktür kaybettiklerinin. Anne, baba, kardeş, eş, dost. Yitirdikleri için küçük deniz fenerlerini yahut mumları denizin kalbine bırakanlar bilirler ki, bu ritüel canının yangınları suya karışsın diyedir. Çünkü buharlaşmalıdır yaralar, bir müddet hiç hatırlanmamalıdır. Sonra o çekilen hüzünler, yağmur olsun isterler zira gökten yeniden yere düştüğünde yağmur damlaları, anımsanır o zaman kaybolan anılar.

Yaşam tuhaf ve kısa! İnsanlar için diyecek kelimeleri bulmak zor. Annesini, babasını sokağa atanlar gördü bu gözler. Evlenenler, boşananlar..

Gözlerini bu yaşam ağrısına açanları kucakladı bu eller. Ölümlerden geldi, yorgundur belki biraz düşünceler. Düşüncelerim! Sevdiklerini gömerken insanın en çok neresi acıyor biliyor musunuz? Hatıraları. Ne kadar biriktirdiyse yitirdiğiyle ilgili, yine de pişmanlık duyuyor. Yaşamak, mantık işi. Sınırlı anılar, intiharla doğru orantılı. Elde avuçta ne varsa onla idare etmek asıl ölüm!

İnsan her şeye alışıyor da, insanların hayata bakış açılarına alışamıyor bir türlü. Çevresine bakıyor, tutunmak için. Bir tebessüm, bir umut. Herkes dünya derdinde, herkes çıkarının peşinde. Ne kadar yalan. ne kadar da sahte? Size öyle gelmiyor mu?

Hayatım zor geçti. Sıkıntılı günler, yıllar yaşadım. Çok param olmadı. Hep bir umut, yaşamak dedim. Kılı kılına yaşadım bu yüzdendir. Anne, baba malı için kavga eden kardeşler gördüm. Miras için küsen, birbirini aylarca görmeyen, yıllarca birbirlerine gidip gelmeyen ve konuşmayan karındaşlar, düşünebiliyor musunuz? Babasını döveni de, annesini döveni de gördüm. Nasıl acıdır, nasıl insanlıktan yoksunluktur? Sanırım, parayla bazı dünyevi meselelerde saadet oluyormuş. Herkes buna kitlenmiş. Seninle aynı seviyedeyse, görüşmez de, daha üst seviyedekilere hayranlıkla yaklaşanlar gördüm üstelik.

Kızını veya oğlunu dizinin dibinde isteyen ve evlense de onun yuvasına müdahale eden anne babalara şahit oldum. Haftanın en az beş günü çocuğunun hayatına müdahil olanlara. Kendi egoları uğruna yuva yıkan anne ve babalara. Çocuklarının mutluluklarını dizayn etmeye çalışan ebeyevnlere yani. Abi, abla ve kardeşlerini eşinin kıskançlıkları nedeniyle görmek istemeyenler gördüm. Üç kuruşluk eve, barka, arsaya, tarlaya tamah edip de bütün ailevi ilişkilerini bozanlara tanık oldum.

Aile? Aile içi boş kelime. Yalanlar Cumhuriyeti. Çıkar, menfaatten ibaret bir kavram karmaşası. Eğer, aileden biri diğerinden bir adım ötedeyse, o geride kalanlar hınçla, nefretle, kıskançlıkla bakıyor kendini öne atana. Para, pul, itibar ile sınıflandırılıyor bütün ilişkiler. Aşkla evlenip, soluğu mahkemede alan çok insanın yolu Tezer Özlü'nün sözlerine çıkmıştır muhakkak.

Der ki, Tezer; "Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla bağdaşan hiç yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum, hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi değer verdiğiniz için. İçgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiçbir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım."

İş, aile, hayat hepsi çıkar üzerine kurulu bu düzende insan, neden mutsuz olmasın ki? Bütün sahteliklerin dışında olmak istiyor da yaşamak uğruna, ayakta kalabilmek adına ne yazık ki hiçbir zaman olamıyor!

15 Aralık 2015 Salı

"Belki de kendimle konuşuyorum. Bu bir düş."

Hayatta bir tek babam var. Annemi kaybedeli 7 yıl oluyor neredeyse. Uzun zaman sonra baba oğul gibi vakit geçirdik, benim ilk kahramanımla geçen gün. Akşam kendi evime ve kendi yaşantıma döndüğümde bugünün ne kadar değerli olduğunu hissettim. Avuçlarımdan kum tanesi gibi kayan senelerde neredeymişim ki ben?

Kadınlar tanıdım. Kadınları terk ettim. Kadınlar beni uçurumdan aşağı ittiler. Kendimi yükseklerden aşağı bıraktım sonra.

İyi işlerde çalıştım. Güzel paralar kazandım. Bi güzel harcadım. Klas mekanlarda eğlendim izbe salaş yerlerde süründüm. Beş parasız ve aylar boyu işsiz kaldım sonra. Eve çok zaman uğramadan geçti kimi günler rahmetli annem “gece bir iki fark etmez hep camda seni beklerdim” derdi. Bazen evden odamdan dışarı adım atmadım. Kadehlerde dindirmeye çalıştım içimdeki huzursuzluğu. Yalnızlığıma çare aradım, kimsesizliğime. Tavanı seyretmekten bıktıktan bir müddet sonra anamın karnındaki gibi uyudum geceleri dizlerimi karnıma çekip yan tarafıma döndüm ve duvarlara fısıldadım. Duvarlarla konuştum. İçtim dağıttım kimi gece halıda uyudum sızıp sızıp. Kendime günlerce gelemedim. Kendime gelmeyi hiç istemedim bir vakit. Kayboldu ruhum.

Bir sürü kitap okudum. Şehirler gezdim. Sabah ilk uçakla kaçıp bu kalabalık şehirden bilmediğim uzak bir vilayetin sokaklarını arşınladım. Akşama son uçaktan ayırttım yerimi. Kimi zaman otobüs bileti kestirdim dönüşü olmayan yollara. Kendimi dinledim yolculuklar boyunca şarkılar işittim. Çok terk edildim, sürekli başarısızlıklar yaşadıkça kendimden sıkıldım.

Adını artık anımsamadığım kadınlarla seviştim. Tenlerinin kokusunu unuttuğumun üzerinden bin yıl geçti belki. Sonra yağmurlar yağdı hiç durmaksızın, ben de ıslak caddelerde yürüdüm kendimden uzakta. Koştum anlamsızca denize sıfır kıyı sahillerin uzantısında.

Güzel yalanlar söyledim. Doğruları söyledikçe bi bok olmadığını gördüm söylememek için, kendimle çok mücadele ettim ama. Cebimde beş kuruş yokken şehri boydan boya dolaştım. Parklarda uyudum. Bir kaç hadiseye karıştım. Burnum kırıldı. Kalbim kırıldı. Uzağı iyi görmeyen gözlerim ile silah elimde atış talimleri yaptım ordu içinde daha seçkin olanların arasına seçildim. Askerlikten nefret ettim. Benim nöbetimi devrettiğim çocuk nöbette intihar etti. Kendimden nefret ettim. Ağladım. Gözyaşlarımın tadına baktım sessiz ağlayıp kimse duymasın diye dudaklarımı ısırdıkça.

Bir kaç şehir hiç bitmeyen yolculuklar sığdırdım ömrümün bir kaç yılına. Yönetici oldum, garson oldum yerleri paspasladım. Gocunmadım. Dize kadar karda, kırk bir derece ateşle çıplak halde, boş arazide karlarda yattım. Üşüdüm ruhumla beraber.

Ama sabaha yaklaşırken en sevdiğim anlardı geceler. Çünkü en sessiz zamanıydı karanlığın o sayede duyabildim vicdanımın çığlıklarını, keşkelerimle pişmanlıklarımın çırpınışlarını. Keşke bazı günler hiç geçmeseydi bazı sabahlar da hiç olmasaydı diye hayıflandım o alacakarartılarda.

Ama geçti.

Demirden raylar gibiymiş meğer insan. Zaman da son hızla hareket eden bir tren. Üzerimizden geçen geçerken bizi ezen.

Şimdi saat gece. Yarın erken kalkmalı uykum yok. Belki saçmalıyor olabilirim lakin yüküm ağır. Belki de kendimle konuşuyorum. Bu bir düş.