baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ocak 2020 Salı

Kaç yaşındaydı diyorlar

Kaç yaşındaydı diyorlar!

Size ne ki? Neden yaş sorusu? Yani makul yaşta mı sorusu mu bu, bizim aklımızın alacağı "çok dehşet verici şekilde olmazsa pek tabi kabulümüz elbet" ölümünü onaylanıp eh normalmiş diyebileceğimiz yaşta mıydı" demek mi? Yani sizin kriterlerimiz neler?

Diyorum ki gençlere taş çıkarırdı, dinçti, emekliydi ama dizilere film çekimlerine giderdi. Yok diyorlar öyle değil. Peki daha önce hastalığı var mıydı, bir kez kriz geçirmişti diyorum on sene evvel, Hmm, evet anladık şimdi diyorlar, birinden duydum on sene yaşarmış kriz geçirenler! İşte ebem, bilmem kimin bilmem nesi falanca da öyleydi. Diyorum ki ellerimden kayıp gitti, diyorlar babaannem de öyle, dedem de gördük, teyzem de şöyle cereyan etti. "Ama öyle değil ulan. Bildiğiniz gibi değil. Ben hayatımda en çok babamı sevdim. Ben onun bir tırnağına yel değse dünyayı yakarım." diyecek oluyorum. Yok yok sen bilmezsin, yok ya bak dinle halam da bu şekildeydi bak diye ısrarla diretiyorlar.

Şuna üzüldü, buna stres yaptı son zamanlarında belki diyorlar. Yok diyorum öyle değil. Ben her gün dört beş kez arardım her hafta sonu giderdim olsa söylerdi. Anlatamıyorum. Öz be öz, kendi kanımı kendi canımı benden daha iyi biliyorlarmış gibi.

Anneni kaybettikten sonra bir daha eskisi gibi olamadı diyorlar, bak ona susuyorum. Ben de, ağabeyim de olamadık. O doğru.

Yeterince fazla kayıplar yaşamış ve bundan dolayı acı eşiği düşen akrabalar diyorlar ki, bize de oldu yapılacak bir şey yok, kabullenin siz de artık, isyan etmiyorum ki avazım çıktığı kadar bağırasım var yalnızca ağlayamadım ama çok üzülüyorum, anlamıyorlar. Biri geliyor babam da öyleydi, İki ay yoğun bakımda yattı sonra kaybettim. Ben ağzımı açacak oluyorum hani teselli cümleleri söyler gider diye, teşekkür etmek için. Yok yok anlıyorum seni benim babam da öldü işte. Bırakıp gitti bizi filan diyorlar. Bir de babası ölenler hiyerarşisi çıkıyor karşıma. Baba acısını tanıyanlar grubu.

Diyorum ki, hiçbir şeyi yoktu, çıktık evden hastaneye gidiyorduk üşütmüş, nezle diye, yolda takside kriz geçirdi müdahale etmeye çalıştım. Hayatımın en kötü günüydü, en korkunç dakikalarıydı. Dünya başıma yıkıldı, gezegenler çöktü, İSrafil Sur'a üfledi, o an kıyametimdi diyorum. İşte diyorlar heh orada olmuş. Ama diyorum. Üç beş dakikaya yetiştik hastaneye, Taksici kaçtı. Ben etraftan yardım istedim. Yetişti iyi insanlar da beş altı kişi sedyeye aldık, doktorlar önce acile, sonra yoğun bakıma aldılar. Kalp masajları, elektro şoklar. Anjiyosu, stendi. Yok amcam, yo yo dayım da öyleydi diyorlar. Üç dört saat işin eli ekipler ellerinden geleni yaptı diye haykırasım var tam o sıra, ya öyle dediler en azından, yapmışlardır değil mi sorusu soracak oluyorum. Yok diyorlar gelmiş vakit saat. Anlatamıyorum. Her şeyi biliyorlar. Ecel diyorlar. İşte, gelmiş vakti.

Yapabileceğimiz bir şey var mı diyorlar, yok diyorum. Olur mu paran var mı diyorlar, var diyorum. Bir şeye ihtiyacın? Adettendir diye ses çıkarmıyorum. Yok onu demedik başka yapabileceğimiz... Yok diyorum abicim, yok ablacım, yok canım kardeşim yok yok. Ne yapabilirsiniz ki, geri döndürebilir misiniz? Hayır! O halde yok.

Biliyorlar da bilmiyorlar, tanıyorlar da acıyı, tanımamazlıktan geliyorlar belki de, unutuyorlar. Acı, o sırada, tüm çıplaklığıyla bedenimi sarıyor ve damarlarımda dolaşıyor. Herkes kendine başına geleni acı belliyor ama acının ikisi, üçü, benzeri yok ve bir başka yok, acı kimsesiz, acı çaresiz. Acı hisseden ve o duyguyu tanıştıran arasında. Bir insan daha acısından asılıyor dünya hayatında. Gözde iki damla erdem. Sevgilere hasret, hatıralara mezar yazılıyor.

"Yanınıza gelene dek hoş kalın. Dualarda, anılarda kalın canlarım. "diyesim var belki ama yok diyorlar. Allah bilir orasını. Konuşturmuyorlar, hissettirmiyorlar, söyletmiyorlar.

Acı, o sırada, tüm çıplaklığıyla bedenimi sarıyor ve damarlarımda dolaşıyor ama en çok onlar biliyorlar!

25 Mart 2018 Pazar

Avustralya

Babam gemiciymiş gençliğinde. Şehirden şehire, ülkeden ülkeye. Geride küçük çocuğu, eşi. Annesi, babası, kardeşleri. Geçenlerde bir filme denk geldim. Başrolde Tarık Akan ve Necla Nazır oynuyordu. İmkansızlıklar içinde birbirini seven bir çift. Esas oğlan matbaacı, kız çiçekçi. Tanışıyorlar. Birbirlerini seviyorlar. İmkansızlıklar içinde, evleniyorlar. Ancak hayat şartları zorlu. Erkeğin hayali, Avustralya'ya gitmek. Evlenmeden çok önce başvurmuş. Evlendiğinden kısa bir müddet sonra onay geliyor, kabul ediliyor. Artık tek amacı eşiyle beraber gitmek. Avustralya, bakir kıta! Öyle güzel, sıcacık hayalleri var ki; "gideceğiz hayatımızı kurtaracağız, güzel bir yuvamız çocuklarımız olacak ve mutlu bir geleceğimiz" gibisinden. Gidemiyorlar film sonunda.
Hikaye tanıdık geldi. Çok tanıdık. Rahmetli annemle babam da aynı şartlarda evlenmiş. Babamın başvurusu o zamanlar kabul edilmiş ancak büyük annem, babam işteyken gelen başvuru kağıdını saklamış ve sonra da ortaya çıkar endişesiyle yırtmış. Ne tuhaf oldum bu hikayeyi ilk dinlediğimde. Babam gemiciydi ve oradan oraya savrulurken kendi iç dünyasını küçük defterine sığdırmıştı üstelik. Günlük tadında. Bundan kırk yıl öncesi sanırım. Şiirler, limanlar, hasretler, yalnızlıklar. Ve elbet hayal kırıklığı. "Avustralya'ya gidemiyorum, başvuru sonucu gelmedi" yazmış. Sandığın içindeki tozlu kağıtları, evrakları, resimleri karıştırırken buldum. Iskalanmış ve yaşanılması unutulmuş bir hayat. Defterin satırları, göz yaşlarımı burktu. Neden yazdım bilmiyorum ama paylaşmak istedim."

15 Aralık 2015 Salı

"Belki de kendimle konuşuyorum. Bu bir düş."

Hayatta bir tek babam var. Annemi kaybedeli 7 yıl oluyor neredeyse. Uzun zaman sonra baba oğul gibi vakit geçirdik, benim ilk kahramanımla geçen gün. Akşam kendi evime ve kendi yaşantıma döndüğümde bugünün ne kadar değerli olduğunu hissettim. Avuçlarımdan kum tanesi gibi kayan senelerde neredeymişim ki ben?

Kadınlar tanıdım. Kadınları terk ettim. Kadınlar beni uçurumdan aşağı ittiler. Kendimi yükseklerden aşağı bıraktım sonra.

İyi işlerde çalıştım. Güzel paralar kazandım. Bi güzel harcadım. Klas mekanlarda eğlendim izbe salaş yerlerde süründüm. Beş parasız ve aylar boyu işsiz kaldım sonra. Eve çok zaman uğramadan geçti kimi günler rahmetli annem “gece bir iki fark etmez hep camda seni beklerdim” derdi. Bazen evden odamdan dışarı adım atmadım. Kadehlerde dindirmeye çalıştım içimdeki huzursuzluğu. Yalnızlığıma çare aradım, kimsesizliğime. Tavanı seyretmekten bıktıktan bir müddet sonra anamın karnındaki gibi uyudum geceleri dizlerimi karnıma çekip yan tarafıma döndüm ve duvarlara fısıldadım. Duvarlarla konuştum. İçtim dağıttım kimi gece halıda uyudum sızıp sızıp. Kendime günlerce gelemedim. Kendime gelmeyi hiç istemedim bir vakit. Kayboldu ruhum.

Bir sürü kitap okudum. Şehirler gezdim. Sabah ilk uçakla kaçıp bu kalabalık şehirden bilmediğim uzak bir vilayetin sokaklarını arşınladım. Akşama son uçaktan ayırttım yerimi. Kimi zaman otobüs bileti kestirdim dönüşü olmayan yollara. Kendimi dinledim yolculuklar boyunca şarkılar işittim. Çok terk edildim, sürekli başarısızlıklar yaşadıkça kendimden sıkıldım.

Adını artık anımsamadığım kadınlarla seviştim. Tenlerinin kokusunu unuttuğumun üzerinden bin yıl geçti belki. Sonra yağmurlar yağdı hiç durmaksızın, ben de ıslak caddelerde yürüdüm kendimden uzakta. Koştum anlamsızca denize sıfır kıyı sahillerin uzantısında.

Güzel yalanlar söyledim. Doğruları söyledikçe bi bok olmadığını gördüm söylememek için, kendimle çok mücadele ettim ama. Cebimde beş kuruş yokken şehri boydan boya dolaştım. Parklarda uyudum. Bir kaç hadiseye karıştım. Burnum kırıldı. Kalbim kırıldı. Uzağı iyi görmeyen gözlerim ile silah elimde atış talimleri yaptım ordu içinde daha seçkin olanların arasına seçildim. Askerlikten nefret ettim. Benim nöbetimi devrettiğim çocuk nöbette intihar etti. Kendimden nefret ettim. Ağladım. Gözyaşlarımın tadına baktım sessiz ağlayıp kimse duymasın diye dudaklarımı ısırdıkça.

Bir kaç şehir hiç bitmeyen yolculuklar sığdırdım ömrümün bir kaç yılına. Yönetici oldum, garson oldum yerleri paspasladım. Gocunmadım. Dize kadar karda, kırk bir derece ateşle çıplak halde, boş arazide karlarda yattım. Üşüdüm ruhumla beraber.

Ama sabaha yaklaşırken en sevdiğim anlardı geceler. Çünkü en sessiz zamanıydı karanlığın o sayede duyabildim vicdanımın çığlıklarını, keşkelerimle pişmanlıklarımın çırpınışlarını. Keşke bazı günler hiç geçmeseydi bazı sabahlar da hiç olmasaydı diye hayıflandım o alacakarartılarda.

Ama geçti.

Demirden raylar gibiymiş meğer insan. Zaman da son hızla hareket eden bir tren. Üzerimizden geçen geçerken bizi ezen.

Şimdi saat gece. Yarın erken kalkmalı uykum yok. Belki saçmalıyor olabilirim lakin yüküm ağır. Belki de kendimle konuşuyorum. Bu bir düş.