'Bundan yüz yıl sonra hemen hemen hiç birimiz olmayacağız. Yalanlar, kavgalar, küslükler, barışmalar, yanlış anlaşılmalar, dedikodular, eğlenceler, ağlayışlar, gülümseyişler sevişmeler ve ayrılıklar; hiç bir şey kalmayacak geride.
Sanki "hatıra" denilen o sandığa kapatılmak üzere yaşıyoruz bu yaşamı. Alıp başımızı gittiğimizde bizi ne bekliyor? Bundan sonra bu serüven nereye gider, yollar nereye çıkar? Bilmiyoruz. Kalabalıklar arasında herkesin bir yere yetişme telaşı, onca koşuşturmanın sebebi biraz da bu olsa gerek.. Birilerine ve bir yerlere geç kalarak, o anı sandığına bir eksik parça daha bırakmak istemiyoruz.
Ve yolun sonunda da bu yaşamda var olmuş insanoğlunun bir zamanlar söylediği o cümleye çıkıyor bütün duraklar: "Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki? "
Çünkü insan biraz ölümlüdür, yaşamaktan usandığı kadar. Kim hatırlıyor ki şimdi, yağmurlu bir günde ve sonbaharın koynunda Ankara'nın ayazında o sabahı.
Kim anımsar ki, Bodrum'a yaklaşırken uçak fobisi eşliğinde ardında kalan şehirleri ve geride bırakılan koca bir ömrü. Begonviller de açmıştı hem. Bundan tam on yıl evvel daha ilk buluşmanın heyecanında iken söylenen aptalca ve çokça saflık içeren o konuşmalar şimdi kimin umurunda? Ah, Beyoğlu nelere şahitti!
Sevdiği bütün kadınların, başkalarıyla evlendiği adamların hüznü, dantel gibi işlenir geriye kalan hayatına! Kına geceleriniz, söz, nikah ve düğünleriniz geçince eve geçtiğinizde tüm herkes evine dağıldığında ve yalnız kalmışken hiç düşündünüz mü, hayatınız hayalleriniz gibi olacak mı diye?
Sarhoş çıkılan yollardan kalp acıları geçermiş, deneyimlediniz mi hiç?
Şehirler, ovalar, ormanlar ve denizleri aşınca başlıyormuş hem de sızılar.. Alanya'nın gün batımlarını hatırladınız mı peki, Antalya'nın o muhteşem ayışığının direkt yüreğinize işlediği oldu mu? Ya Burgazada'nın sarp kayalıkları ve buz gibi denizi?
Alaçatı'da hayata inananlar ne olacak?
Çanakkale semalarında bardaktan değil, ruhunuzdan boşalırcasına bir yağışa denk geldiniz mi? İnsan, her şeye alışır, her şeyi unutur ve insan biraz da ölümlüdür azizim.. Hepimiz aynı yeryüzünde sonu belli hikayelerin farklı figüranlarıyız, hepsi bu.
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Temmuz 2018 Perşembe
29 Nisan 2018 Pazar
Anılarla, hayal kırıkları arası bir yerdeyim
Annem sabah namazına kalkar önce Allah'a, çocuklarının istikbali ve ailesinin dirliği için dua eder, manevi sorumluluğunu yerine getirdikten sonra saat beş gibi işe gideceklere kahvaltı hazırlamaya, çayı demleyerek başlar, kısıtlı imkanlarla doldurulmaya çalışılmış buzdolabındaki malzemelerden harikalar yaratırdı. Aile hayatımızın var olduğu zamanlarda en sevdiğim şey şüphesiz annemin tebessüm dolu yüzü ve sabah kahvaltılarıydı.
Babam deri işinde çalışırdı. Günde on veya onbeş mont diker belki de vitrinlerde gördüğünüz o cafcaflı pahalı şeylerin bir kısmını o imal ederdi. Ben henüz 15 yaşındayken bizim apartmanın boyundan çok borca, babamın insanlara güvenmesi yüzünden batmıştık. Ortak iş yaptığımız yakınlarımız dahi bize kazık atmıştı. İcralar, hacizler, kuru soğan ekmek.
Seneler çok zor geçti.
Hayatımı aileme yardım etmekten ibaret gören benim için gelecek hayaldi artık. Bir yar ile elele tutuşmak, sinemaya gitmek, bir çay içmeye sahil kıyısına inmek bile lükstü. Çünkü çay ücretini ödeyecek param bile yoktu. Beş seneye yakın sürdü. Araya çok ama çok zor biten bir askerlik ve sabah yediden gece ikilere dek çalışılan bir hayat girdi.
Birini sevdim o sıra. Öyle güzel, öyle benleymiş gibiydi ki; onu rüyalarımda görmek için bile dua ederdim. Geçen her an, bu ölümlü yaşamda biriktirdiğim en güzel anılardı. Fakat yolumuz hiçbir yere çıkmadı bir gün. Ayrıldık.
Annem öldü bir gece.
Dünya başıma diğer bütün galaksileriyle beraber yıkıldı. Öldüğü gece hastanedeydim, Durum kritik bir kaç saate kaybedebiliriz diyen doktorun gözlerine bakıp çok ama çok küçük bir ümit aradım. Donuk ve manasızca öldü dedi. Yağmur yağıyordu dışarıda, ıslandım. Şiddetli ağladım. Alkolle yıkandım, acımı dindirebilmek için. Şehirler dolaştım. Kendimi aradım. Yollarda kayboldum. Tamamen kaybolmak istedim yeryüzünden. Hiç kimseyi görmeye tahammülüm yoktu. Kendimi bile. Uçsuz bucaksız bir uçurum kıyısına gelmiştim. Ben dayanılmaz her şeye dayanabilmiştim. Dayanmayı öğretiyormuş meğer hayat! Nen var demiştin ya, gözlerime değil de uzaklara bakıyorsun neden? Anılarla, hayal kırıkları arası bir yerdeyim. Sana bakarken uzaklara dalıp gitmem bu yüzdendi, bil istedim.
Babam deri işinde çalışırdı. Günde on veya onbeş mont diker belki de vitrinlerde gördüğünüz o cafcaflı pahalı şeylerin bir kısmını o imal ederdi. Ben henüz 15 yaşındayken bizim apartmanın boyundan çok borca, babamın insanlara güvenmesi yüzünden batmıştık. Ortak iş yaptığımız yakınlarımız dahi bize kazık atmıştı. İcralar, hacizler, kuru soğan ekmek.
Seneler çok zor geçti.
Hayatımı aileme yardım etmekten ibaret gören benim için gelecek hayaldi artık. Bir yar ile elele tutuşmak, sinemaya gitmek, bir çay içmeye sahil kıyısına inmek bile lükstü. Çünkü çay ücretini ödeyecek param bile yoktu. Beş seneye yakın sürdü. Araya çok ama çok zor biten bir askerlik ve sabah yediden gece ikilere dek çalışılan bir hayat girdi.
Birini sevdim o sıra. Öyle güzel, öyle benleymiş gibiydi ki; onu rüyalarımda görmek için bile dua ederdim. Geçen her an, bu ölümlü yaşamda biriktirdiğim en güzel anılardı. Fakat yolumuz hiçbir yere çıkmadı bir gün. Ayrıldık.
Annem öldü bir gece.
Dünya başıma diğer bütün galaksileriyle beraber yıkıldı. Öldüğü gece hastanedeydim, Durum kritik bir kaç saate kaybedebiliriz diyen doktorun gözlerine bakıp çok ama çok küçük bir ümit aradım. Donuk ve manasızca öldü dedi. Yağmur yağıyordu dışarıda, ıslandım. Şiddetli ağladım. Alkolle yıkandım, acımı dindirebilmek için. Şehirler dolaştım. Kendimi aradım. Yollarda kayboldum. Tamamen kaybolmak istedim yeryüzünden. Hiç kimseyi görmeye tahammülüm yoktu. Kendimi bile. Uçsuz bucaksız bir uçurum kıyısına gelmiştim. Ben dayanılmaz her şeye dayanabilmiştim. Dayanmayı öğretiyormuş meğer hayat! Nen var demiştin ya, gözlerime değil de uzaklara bakıyorsun neden? Anılarla, hayal kırıkları arası bir yerdeyim. Sana bakarken uzaklara dalıp gitmem bu yüzdendi, bil istedim.
25 Mart 2018 Pazar
Avustralya
Babam gemiciymiş gençliğinde. Şehirden şehire, ülkeden ülkeye. Geride küçük çocuğu, eşi. Annesi, babası, kardeşleri. Geçenlerde bir filme denk geldim. Başrolde Tarık Akan ve Necla Nazır oynuyordu. İmkansızlıklar içinde birbirini seven bir çift. Esas oğlan matbaacı, kız çiçekçi. Tanışıyorlar. Birbirlerini seviyorlar. İmkansızlıklar içinde, evleniyorlar. Ancak hayat şartları zorlu. Erkeğin hayali, Avustralya'ya gitmek. Evlenmeden çok önce başvurmuş. Evlendiğinden kısa bir müddet sonra onay geliyor, kabul ediliyor. Artık tek amacı eşiyle beraber gitmek. Avustralya, bakir kıta! Öyle güzel, sıcacık hayalleri var ki; "gideceğiz hayatımızı kurtaracağız, güzel bir yuvamız çocuklarımız olacak ve mutlu bir geleceğimiz" gibisinden. Gidemiyorlar film sonunda.
Hikaye tanıdık geldi. Çok tanıdık. Rahmetli annemle babam da aynı şartlarda evlenmiş. Babamın başvurusu o zamanlar kabul edilmiş ancak büyük annem, babam işteyken gelen başvuru kağıdını saklamış ve sonra da ortaya çıkar endişesiyle yırtmış. Ne tuhaf oldum bu hikayeyi ilk dinlediğimde. Babam gemiciydi ve oradan oraya savrulurken kendi iç dünyasını küçük defterine sığdırmıştı üstelik. Günlük tadında. Bundan kırk yıl öncesi sanırım. Şiirler, limanlar, hasretler, yalnızlıklar. Ve elbet hayal kırıklığı. "Avustralya'ya gidemiyorum, başvuru sonucu gelmedi" yazmış. Sandığın içindeki tozlu kağıtları, evrakları, resimleri karıştırırken buldum. Iskalanmış ve yaşanılması unutulmuş bir hayat. Defterin satırları, göz yaşlarımı burktu. Neden yazdım bilmiyorum ama paylaşmak istedim."
Hikaye tanıdık geldi. Çok tanıdık. Rahmetli annemle babam da aynı şartlarda evlenmiş. Babamın başvurusu o zamanlar kabul edilmiş ancak büyük annem, babam işteyken gelen başvuru kağıdını saklamış ve sonra da ortaya çıkar endişesiyle yırtmış. Ne tuhaf oldum bu hikayeyi ilk dinlediğimde. Babam gemiciydi ve oradan oraya savrulurken kendi iç dünyasını küçük defterine sığdırmıştı üstelik. Günlük tadında. Bundan kırk yıl öncesi sanırım. Şiirler, limanlar, hasretler, yalnızlıklar. Ve elbet hayal kırıklığı. "Avustralya'ya gidemiyorum, başvuru sonucu gelmedi" yazmış. Sandığın içindeki tozlu kağıtları, evrakları, resimleri karıştırırken buldum. Iskalanmış ve yaşanılması unutulmuş bir hayat. Defterin satırları, göz yaşlarımı burktu. Neden yazdım bilmiyorum ama paylaşmak istedim."
26 Nisan 2017 Çarşamba
Herhangi bir zaman
Herhangi bir yerde, herhangi bir zamandı.
Uzak ufuklarda rotasında seyreden gemilerin hüznüne yaslamıştık ömrümüzün solgun akşamını. Anımsadın mı? Hani ayışığı değmişti yanık tenine. Bütün şehrin üstünü örtercesine, kalbi kırık bir şarkı derinden gelip uyutuyordu hatıraları. Yollar uzanmıştı bir de mesafeler aramıza. Bir de ellerimizden kayıp giden yaz mevsimi. Dalgalar değerken sessizce kıyılara, saçlarını usul usul savuruyordu rüzgar. Saçlarından öptüm seni. Bir kaç kadeh daha devam ettik hayal kurmaya. Sarhoş olunca hayallerimiz sustun bir süre, ben gözlerinde kaldım. Suskunluğundan öptüm seni. Gülümsedin, sanki severmiş gibi. Gülüşünden öptüm seni. Kanatlanıp göğsümde ürkek bir güvercin, sanki uçup gidecekmiş gibi. Gökyüzü parlament maviydi. Uzak ufuklarda rotasında seyreden gemilerin hüznüne yaslamıştık ömrümüzün o solgun akşamını. Herhangi bir yerde, herhangi bir zamandı..
Uzak ufuklarda rotasında seyreden gemilerin hüznüne yaslamıştık ömrümüzün solgun akşamını. Anımsadın mı? Hani ayışığı değmişti yanık tenine. Bütün şehrin üstünü örtercesine, kalbi kırık bir şarkı derinden gelip uyutuyordu hatıraları. Yollar uzanmıştı bir de mesafeler aramıza. Bir de ellerimizden kayıp giden yaz mevsimi. Dalgalar değerken sessizce kıyılara, saçlarını usul usul savuruyordu rüzgar. Saçlarından öptüm seni. Bir kaç kadeh daha devam ettik hayal kurmaya. Sarhoş olunca hayallerimiz sustun bir süre, ben gözlerinde kaldım. Suskunluğundan öptüm seni. Gülümsedin, sanki severmiş gibi. Gülüşünden öptüm seni. Kanatlanıp göğsümde ürkek bir güvercin, sanki uçup gidecekmiş gibi. Gökyüzü parlament maviydi. Uzak ufuklarda rotasında seyreden gemilerin hüznüne yaslamıştık ömrümüzün o solgun akşamını. Herhangi bir yerde, herhangi bir zamandı..
23 Nisan 2017 Pazar
Teselli İkramiyesi
Çok uzaktan geçen gemileri seyrettik. Deniz bir adımımız kadar yakın, bir ömür uzaktaydı. Göğe baktık, ufuk çizgisine sonra. Biraz içtik, gökyüzünden. Yaşadığımızı anımsatan teselli ikramiyesi gibiydi sanki o gün hayat. Bu kalabalık kentte ve bu sıkıcı akşam vakti bilmeni istedim.
9 Nisan 2017 Pazar
Hiç Vazgeçmeden
Saçlarını kokladığım her an Tanrı'nın müjdelediği cenneti aklıma getirdim. Biliyor musun uçurum kıyısında kaderime doğru, denizin hırçın dalgalarına taş atarken ve hiç olmadığım kadar sensizken minik serçeler uçuşuverdi kalbimde. Pazardı ve kimsesizlikten geliyordum üstelik. Sen, ahu gözlüm ah sen ömrüme baharı fısıldadın gelişinle. Sayende çocukluğuma döndüm. Teşekkür ederim. Dönme dolapta mahsur kaldım olsun, çarpışan arabayı ehliyetsiz kullandım. Kapı zillerine basıp kaçmaya yeltendim. Sokak ortasında topa sertçe vurup komşu teyzelerin camını kırmayı planladım. Saklambaç oynuyordu mahallenin bebeleri, aralarına katıldım en önce seni bulmak istedim. Ama sen derinlerime saklanmıştın. Hiç kaybetmeyecekmişcesine bulup ömrüme yazdım. Yaşama inanmaktan vazgeçmişken, tuttun sen de ellerimden beni ölesiye yaşamaya inandırdın.
Çünkü; "Ölmekten korkma" dedin, gözlerime bakıp. "Biz seninle, hayattan vazgeçenlere inat bir ömrü birbirimizden hiç vazgeçmeden yaşayacağız."
Çünkü; "Ölmekten korkma" dedin, gözlerime bakıp. "Biz seninle, hayattan vazgeçenlere inat bir ömrü birbirimizden hiç vazgeçmeden yaşayacağız."
8 Nisan 2017 Cumartesi
Muamma
O yıllarda zorba bir iktidar vardı, her şey belirsiz ve her şey yasaktı. Benimse henüz daha yavru muhabbet kuşlarım vardı, sevimli bir kedim de vardı adı Ruhi idi, mahalledeki rakipleri kökerek küçük küçük yaşlardan beri biriktirdiğim rengarenk misketlerim vardı en sevdiğim öyle sarı kırmızı alacalı iri olanıydı ve adı da nedense Elvis Presley idi.
Faunusta Behrengi'nin küçük kara balıklarından vardı. Kitaplarım vardı sığındığım ve not defterlerim vardı içimi döktüğüm. Zeze'nin acılarla tanıştığı yaştaydım. Şarkılar vardı geceleri ruhumun bütün ağrılarına eşlik eden. Küçük Prens'in gülünü sevdiği kadar seni sevdiğim zamanlar vardı. Her yer işgal altındaydı düşlerimizi, hayallerimizi, giyim kuşamımızı, yediğimiz içtiğimizi kontrol etmek isteyen zorba bir iktidar ve karşısında hayır demeye cesaret edebilen bir avuç vatanperver vardı. Güneyde bir yerlerde, dalga sesleri kavuşma şerefine kıyılarını serinletirken o esnada kalabalık kentlere sıkışmış insanlar vardı. Bar köşesinde bir iki kadeh içenler, efkarından kadehi şişeyi kıranlar, keyif için tabak kıranlar bir kafede kahve falı baktıranlar, bir köşede dedikodu yapanlar, yeni vizyona girmiş herhangi bir filmi izlemek için avm sinema salonlarını dolduranlar vardı. Kılık kıyafet almak için dükkan dükkan gezenler ve üstüne giyecek kıyafet bulamayan evsizler vardı.
Lüks bir restaurantta bir şişe şampanyaya tonla para döktükten sonra eğlencesine devam eden ve çıkışta, asgari ücret kadarını valeye bahşiş bırakanlar vardı. O esnada çöpü karıştırarak bir kaç lokma ekmek arayanlar vardı. Milyonlarca işsiz iş ararken, tatillerini geçirdikleri tropik adalardan yayınladıkları fotoğrafların kaç beğeni aldıklarını merak edenler vardı.Parklarda sabahlayan dertli alkolikler vardı, içince güzelleşen kadınlar vardı. Rakı sofraları eşliğinde unutulmaz anılar vardı. Bir yaz sabahı, dalga seslerine uyananlar vardı. Terk edildiği yere düşlerine asanlar, yalnızlık dolu gecelerde yardımına gözyaşları yetişenler vardı. En sevdiklerini toprağa verenler, hastane koridorlarında yeni doğan bebek müjdesiyle havaya uçanlar vardı.
Zorba bi iktidar vardı, işsizlik vardı, geçim zordu, faturalar ve ödemeleri vardı. Ünlü olmak için türlü şaklabanlıklar yapanlar vardı. Ailesinden uzak, çok uzak bir yerde hasret çekenler vardı, Unutanlar vardı bir de unutamayanlar. O sıra dünya bir akşama daha tüm sancılarıyla gözlerini kapamaktaydı. Yarın.. Yarın yeni bir muammaydı..
21 Mart 2017 Salı
Bağışla
Anlatsana biraz, bu kadar suskunluk yetmedi mi sana? Klasik bir soru olacak ama nasılsın mesela? Neler yolunda, neler değil hayatında? Az şeker mi içiyorsun hala kahveni? Gidiyor musun o günlerde bir türlü gidemediğimiz lakin o çok sevdiğimiz şarkıcıların konserlerine ya da o alt kat barı hatırlıyor musun? Binlerce film çevrildi bizden sonra, Oscar adayı olanları gördün mü, misal en çok beğendiğin hangisi acaba? Gülümseyince sen dudağın titrerdi, ince bir çizgi dans ederdi dudağının kenarında, o oluyor mu hala? Sezen'i çok severdin hatırlıyorum, yeni albüm de çıkardı dinledin mi son albümünü, albümü çıktığında kesin kritik ederdik "favorim şu şarkısı" derdin, peki bu albümde favorin hangisi? Ölümlü dünya, dert etme derdin dert ederdim, yanık üşümeler, sır dolu hayal kırıklığıyla örülü bir yaşamı peki sen dert ediyor musun ki? Olur olmadık şeyler insanı yoruyor bilirim! Aklıma gelmişken futbol maçlarında çok heyecanlanırdın ama fırsat buldukça tribünlerden eksik olmazdın gerçi bu sene takım da pek iyi değil! Kitap okurdun akşamları. Benim kitaplarımı da okumuştun, yazardın ara sıra bana şurada ne demek istedin burada neyi anlattın diye, hatırlar mısın? Otomobili pek sevmezdin, vapur yolculukları içimi açar derdin bu kalabalık kentte, yağmurlu havada yürümeyi bir de! Dalga sesleri, uçsuz bucaksız mavi ve müzik ve kuş sesleri mırıldanıyor mu kulağına? Sormayı unuttum yoo sormaya korktum! Mutlu musun sahi, özür dilerim zaman kavramım yok, seneler geçmiş olabilir, bir hayat geçmiş, bir hayat tükenmiş olabilir.. Bağışla..
16 Mart 2017 Perşembe
Bomboş Vadi
Bütün olanlar sona erdiği zaman geriye bomboş bir vadinin sessizliği ve yolun sonunda uçsuz bucaksız ufku öpen denize ulaşmanın huzuru kalacak.
5 Ocak 2017 Perşembe
Benim Annem, Bir Melekti Yavrum..
Beni kolay doğurmamışsın, hep öyle derdin, hem ebe filan gelmiş ters dönmüşüm bu yaşam ağrısına gelmemek için epey zorlamışım seni, hastane filan hak getire, ne sıkıntı çekmişsin, anlattığında tuhaf olurdum, olur kızarır bozarırdım, üzülürdüm hatta neden sana böyle acılar çektirdim diye...
Sonrasında sütten kesilmen uzun sürdü derdin. Konusu açıldığında, daha dünyaya gelmeden sana ne zorluklar çektirdiğimi düşünürdüm. Boynu bükük ve mahçup bir sızı orası.
Beş yaşındaydım. İstanbul'da tarihin en yoğun kar yağışı yaşanmıştı. Çocuktum sonuçta, yaşıtlarım sokaktaydı. Ben de çıkmak istiyordum. Ama "yavrum üşürsün, olmaz bugün" demiştin.
Pencereden arkadaşlarımı izlemiş, dışarı çıkamamış sana küsmüştüm. Ama o gün canını dişine taktın bana kalın mavi renkli hemde önünde kardan adam figürü olan bir kazak ve eldiven diktin. O gün dışarı salmadığın için küs olan ben, ertesi gün doyasıya kartopu savaşı yapmıştım arkadaşlarımla. Hem sıcacık kazağım ve eldivenlerim vardı. Çok mutlu etmiştin beni...
Okula başlayacaktım. Artık yedi yaşındaydım. Ama korkuyor ve çekiniyordum insanların arasına karışmaktan! Ortama adapte olamayacağımı anladın. Annelik içgüdüsü! Öğretmenimden izin alarak benimle birlikte aynı sırada oturdun. Günlerce. Sonra alıştım. Karıştım hayata..
Kimliğimi yenilediğimiz günü anımsıyor musun? Lise yıllarıydı, hani düğüne gider gibi briyantin sürmüş, süslenip püslenmiş yeni aldığın gömleğimi giymiştim..
Zaten sakalım da çıkıyordu, mahalledeki stüdyo tuğba tanıdıktı üç beş kuruş indirim yapar ümidiyle oraya gitmiştik. Geçenlerde kimliğimi yenilemeye gittiğimde anımsadım, çekindiğim resme baktım hafif seyrelmiş saçlar, kesilmekten bıkmış sakalım ve birkaç beyaz saç. Milyonlarca yıl geçmiş gibiydi. Nüfus suretime göz atarken bir şey dikkatimi çekti..Anne adı karşısında sen vardın.
Askere gittim. Ki beni tanıyordun. Hayata karşı inanılmaz yaralı biriydim, zor bir çocuktum. Beni her hafta ziyarete geldin. Memleketin doğusu, batısı fark etmedi. Senle birlikte askerlik yaptım neredeyse. Komutanımla tartıştığını anımsıyorum. Bir gün komutanım sudan sebepten bana bir tokat vurmuştu da telefonda hesap sormuştun. "Ne oldu, yavrum çabuk söyle, yıkarım başlarına askeriyeyi" diyerek. Ben hala dünkü toy çocuk "Annem, komutan bir kaç fiske vurdu sadece mühim bir şey yok" demiştim. Sabahına damladın. Komutana fırça attın! Sayende evci iznine çıkarıldım. Sayende sana özlemimi giderdim, bir nebze..
Yirmi beşimdeydim. Gecelere kaptırmıştım kendimi. Yüzünü görmüyordum bile günlerce. Eve uğradığımda, "Özledim seni yavrum, nerede kaldın gözüm yollardaydı" derdin. "Bekleme beni anne" derdim. "Büyüdüm ben artık. Alış" bir de. Oysa hiç büyüyemedim.
Alışırmış gibi yaptın.
Ailemiz ne sıkıntı çektiyse ya da nasıl güzel günler geçirebildiyse onda dokuz buçuğu sayendeydi. Namazında, duandaydın. Evimiz mevlütlerden geçilmezdi. İzdiham olurdu her düzenlediğin merasim. Sorduğumda," Oğlum bir gün biz de geçip gideceğiz dünyadan, sakın dualarını o zaman eksik etme olur mu?" derdin.
Anneni erken yaşta kaybettiğin için, "özellikle ve özellikle" Kibariye'nin söylediği "Eller kadir kıymet bilmiyor, anne senin kadar kimse sevmiyor anne" şarkısında için için ağlardın öyle çok ağlardın ki o şarkıyı duyduğumuz yerde kapatırdık. Kasetini bile saklamıştım açıp dinleyip üzülmeyesin diye. Kim bilir içinde ne fırtınalar kopuyordu o anlar. Anımsıyorum.
Sonra bir gün, ansızın fenalaştın, doktorlara gidildi, kanser dediler. Sonra ameliyat dediler. Ameliyat oldun. İyileşecek dedi, doktorlar, iyileşemedin.
"Görebilir miyim" demiştim doktora son gecende. "Nasıl olacak?" bir de "İyi olacak" demişti doktor. Ama o gece eve gitmemizi söyledi. Ben kaldım. Gece dörttü. Yağmur yağıyordu. Hastane koridorlarında volta atıyordum. Dışarı çıktım sigara içmeye. Derken telefona bakan çocuk, beni çağırdı resepsiyondan. "Doktor acil seni istiyor" dedi. Koştum dört kat. "Üzgünüm, kaybettik annenizi" dedi doktor hanım. Ne kolay söyledi. O gün dünya başıma yıkıldı. Bütün kemiklerim kırıldı. Seni toprağa verirken o çukura indiğim an. Tek düşüncem, "nasıl yatacaksın burada, üşür müsün" acaba idi. Sonra üstünü örttük topraklarla. "Nefes alamaz ki annem dedim!"
İnsanlar benden gözlerini kaçırdılar.
Sonra çiçek oldun, bahar oldun, güneş oldun, toprak oldun.. Sonra ırmakların kıyısına gittin, bin bir türlü çiçeklerin açtığı yere, deniz kıyılarına. Cennetti değil mi gittiğin yer? Hani masmavi her yanı, okyanuslar, gök kuşağı, çiçekler, ırmaklar, şelaleler, yemyeşil ovalar, mutlu insanların olduğu yer, değil mi?
Bugünü hiç unutmadım. Dallarında çiçekler açacak yine, güneş yüzüne vuracak, yağmurlar öpecek alnından. Gülümsediğini hissedeceğim ve o çok önceden bana dua et emi yavrum bana dediğini. Edeceğim.
Her gece seninle konuştum. Duydun mu? Beni duydun mu anacığım? Ben seni duymuyorum, duyamıyorum. Rüyalarımda bile görmüyorum. Şimdi hayal oldun sen, düş. Çok uzakta bir düş! Ne görüyorum ne ölüyorum...
Ama buluşabilirsek, anlatacağım çok şey var, o zamana dek rahat uyu meleğim, güzel anneciğim canımdan daha çok sevdiğim..
Mümkün olabilirse; bir çocuğum olduğunda. O'nu başucuna getireceğim ve o dünya tatlısına o gün: "Benim annem, bir melekti yavrum diyeceğim."
Sonrasında sütten kesilmen uzun sürdü derdin. Konusu açıldığında, daha dünyaya gelmeden sana ne zorluklar çektirdiğimi düşünürdüm. Boynu bükük ve mahçup bir sızı orası.
Beş yaşındaydım. İstanbul'da tarihin en yoğun kar yağışı yaşanmıştı. Çocuktum sonuçta, yaşıtlarım sokaktaydı. Ben de çıkmak istiyordum. Ama "yavrum üşürsün, olmaz bugün" demiştin.
Pencereden arkadaşlarımı izlemiş, dışarı çıkamamış sana küsmüştüm. Ama o gün canını dişine taktın bana kalın mavi renkli hemde önünde kardan adam figürü olan bir kazak ve eldiven diktin. O gün dışarı salmadığın için küs olan ben, ertesi gün doyasıya kartopu savaşı yapmıştım arkadaşlarımla. Hem sıcacık kazağım ve eldivenlerim vardı. Çok mutlu etmiştin beni...
Okula başlayacaktım. Artık yedi yaşındaydım. Ama korkuyor ve çekiniyordum insanların arasına karışmaktan! Ortama adapte olamayacağımı anladın. Annelik içgüdüsü! Öğretmenimden izin alarak benimle birlikte aynı sırada oturdun. Günlerce. Sonra alıştım. Karıştım hayata..
Kimliğimi yenilediğimiz günü anımsıyor musun? Lise yıllarıydı, hani düğüne gider gibi briyantin sürmüş, süslenip püslenmiş yeni aldığın gömleğimi giymiştim..
Zaten sakalım da çıkıyordu, mahalledeki stüdyo tuğba tanıdıktı üç beş kuruş indirim yapar ümidiyle oraya gitmiştik. Geçenlerde kimliğimi yenilemeye gittiğimde anımsadım, çekindiğim resme baktım hafif seyrelmiş saçlar, kesilmekten bıkmış sakalım ve birkaç beyaz saç. Milyonlarca yıl geçmiş gibiydi. Nüfus suretime göz atarken bir şey dikkatimi çekti..Anne adı karşısında sen vardın.
Askere gittim. Ki beni tanıyordun. Hayata karşı inanılmaz yaralı biriydim, zor bir çocuktum. Beni her hafta ziyarete geldin. Memleketin doğusu, batısı fark etmedi. Senle birlikte askerlik yaptım neredeyse. Komutanımla tartıştığını anımsıyorum. Bir gün komutanım sudan sebepten bana bir tokat vurmuştu da telefonda hesap sormuştun. "Ne oldu, yavrum çabuk söyle, yıkarım başlarına askeriyeyi" diyerek. Ben hala dünkü toy çocuk "Annem, komutan bir kaç fiske vurdu sadece mühim bir şey yok" demiştim. Sabahına damladın. Komutana fırça attın! Sayende evci iznine çıkarıldım. Sayende sana özlemimi giderdim, bir nebze..
Yirmi beşimdeydim. Gecelere kaptırmıştım kendimi. Yüzünü görmüyordum bile günlerce. Eve uğradığımda, "Özledim seni yavrum, nerede kaldın gözüm yollardaydı" derdin. "Bekleme beni anne" derdim. "Büyüdüm ben artık. Alış" bir de. Oysa hiç büyüyemedim.
Alışırmış gibi yaptın.
Ailemiz ne sıkıntı çektiyse ya da nasıl güzel günler geçirebildiyse onda dokuz buçuğu sayendeydi. Namazında, duandaydın. Evimiz mevlütlerden geçilmezdi. İzdiham olurdu her düzenlediğin merasim. Sorduğumda," Oğlum bir gün biz de geçip gideceğiz dünyadan, sakın dualarını o zaman eksik etme olur mu?" derdin.
Anneni erken yaşta kaybettiğin için, "özellikle ve özellikle" Kibariye'nin söylediği "Eller kadir kıymet bilmiyor, anne senin kadar kimse sevmiyor anne" şarkısında için için ağlardın öyle çok ağlardın ki o şarkıyı duyduğumuz yerde kapatırdık. Kasetini bile saklamıştım açıp dinleyip üzülmeyesin diye. Kim bilir içinde ne fırtınalar kopuyordu o anlar. Anımsıyorum.
Sonra bir gün, ansızın fenalaştın, doktorlara gidildi, kanser dediler. Sonra ameliyat dediler. Ameliyat oldun. İyileşecek dedi, doktorlar, iyileşemedin.
"Görebilir miyim" demiştim doktora son gecende. "Nasıl olacak?" bir de "İyi olacak" demişti doktor. Ama o gece eve gitmemizi söyledi. Ben kaldım. Gece dörttü. Yağmur yağıyordu. Hastane koridorlarında volta atıyordum. Dışarı çıktım sigara içmeye. Derken telefona bakan çocuk, beni çağırdı resepsiyondan. "Doktor acil seni istiyor" dedi. Koştum dört kat. "Üzgünüm, kaybettik annenizi" dedi doktor hanım. Ne kolay söyledi. O gün dünya başıma yıkıldı. Bütün kemiklerim kırıldı. Seni toprağa verirken o çukura indiğim an. Tek düşüncem, "nasıl yatacaksın burada, üşür müsün" acaba idi. Sonra üstünü örttük topraklarla. "Nefes alamaz ki annem dedim!"
İnsanlar benden gözlerini kaçırdılar.
Sonra çiçek oldun, bahar oldun, güneş oldun, toprak oldun.. Sonra ırmakların kıyısına gittin, bin bir türlü çiçeklerin açtığı yere, deniz kıyılarına. Cennetti değil mi gittiğin yer? Hani masmavi her yanı, okyanuslar, gök kuşağı, çiçekler, ırmaklar, şelaleler, yemyeşil ovalar, mutlu insanların olduğu yer, değil mi?
Bugünü hiç unutmadım. Dallarında çiçekler açacak yine, güneş yüzüne vuracak, yağmurlar öpecek alnından. Gülümsediğini hissedeceğim ve o çok önceden bana dua et emi yavrum bana dediğini. Edeceğim.
Her gece seninle konuştum. Duydun mu? Beni duydun mu anacığım? Ben seni duymuyorum, duyamıyorum. Rüyalarımda bile görmüyorum. Şimdi hayal oldun sen, düş. Çok uzakta bir düş! Ne görüyorum ne ölüyorum...
Ama buluşabilirsek, anlatacağım çok şey var, o zamana dek rahat uyu meleğim, güzel anneciğim canımdan daha çok sevdiğim..
Mümkün olabilirse; bir çocuğum olduğunda. O'nu başucuna getireceğim ve o dünya tatlısına o gün: "Benim annem, bir melekti yavrum diyeceğim."
1 Haziran 2016 Çarşamba
üç farklı yaşam
Üç farklı yaşam var milyarlarca galaksinin arasında ufacık bir yer kaplayan bu dünyanın içinde. Okula başladığın en yakınlarınla bir lokma ekmeği bölüşüp kah gülüp kah üzüldüğün arkadaşlar edinip sevdiklerinle güzel anılar oluşturduğun o masum ilk çocukluk geride kaldı. O zaman dilimine ait her şey yavaş yavaş puslanıyor. Herkes için. Eş dost, arkadaş, akrabalar ve kardeşler adına. Yeni insanlar dahil oldukça hayatlarımıza , yeni hikayeleri ve farklı davranışları beraberinde getiriyor. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, saygının ve sevginin makbul kılınacağı ve insanlar nasıl davranırlarsa öyle karşılık alacakları ikinci dönem bu. Kartlar yeniden karılacak. Ölümlerin birer birer eksilttiği aileler, yeniden kendilerini inşa ederken önceden kalan ne varsa taşlar eteklerine dökülecek. Büyüklerin hatırı kalktıktan onlar birer birer yeryüzüne veda ettikçe asıl yüzler ortaya çıkacak. Söz susacak artık. Karakterlerin belli olacağı başka bir kıyıdan kalkıyor gemi..Olmak ya da olmamak üzere karar arifesinde şimdi bireyler.. Üçüncü dönem ise ömür yeterse, yaşlar alıp yüzlere çizgiler, saçlara beyazlar düştüğünde başlayacak. O hikayeye biraz daha var. Belki de hiç olmayacak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
-
Mutlu değilsin sanki, hiç gülmüyorsun, diyorlar eski bir kürtaj hikayesi, diyorum içimdeki çocuğu aldılar!
-
Kaç yaşındaydı diyorlar! Size ne ki? Neden yaş sorusu? Yani makul yaşta mı sorusu mu bu, bizim aklımızın alacağı "çok dehşet verici...
-
Ve ye ni kitabım Derinlik Sarhoşluğu ön siparişe çıktı! Derinlik Sarhoşluğu adlı kitabımı aşağıdaki internet satış noktalarından temin edebi...

