Hemen pes mi ediyorsun? Yemyeşil çayırlara uzanıp taze kır çiçeklerinin kokusunu çekeceksin daha içine. Avucuna düşen yağmur damlalarını sayacaksın, saçlarından süzülecek ıslaklık, yürüyeceksin uçsuz bucaksız yolları aldırmadan ve sırılsıklam.
Gökyüzünden en parlak yıldızları seçmek için bakacaksın geceleri pencerenden, ayışığı dolacak içeriye tutamayacaksın kendini atacaksın sokağa. Sen aydınlatacaksın belki de geceyi, ne biliyorsun? Denize paralel sahil kıyılarında tabanların acıyana dek dolaşıp toplayacaksın deniz yıldızlarını ve mercan taşları, seke seke suyun üzerinden atacaksın suyun dibine, başka ne umuyorsun?
Bir sigara telleyecek, soğuk bir bira kapacaksın dolaptan, arkana bile bakmadan hey ne sanıyorsun?
Kim ne yapıyor veya nasıl baş etmeye çalışıyor hayatla unutacaksın, çünkü insanlar ve değer yargıları, çünkü insanlar ve çok bilmişlikleri, çünkü insanları ve içten içe seni aşağı çekişleri gelecek aklına.
Sana bahşedilen güzellikleri göremediğin günlere, yaşam deme. Çünkü insanlar kötüdür. Yaşam, göz açıp kapayıncaya giden bir yoldur çünkü.
Doğduk, büyüdük, yaşadık ve azar azar ölüyoruz.
Hayat, imdi adanın sırtlarında pencereden sarkan sardunyalara bakıp tebessüm etmek, biraz da vapur telaşlarıdır, son sefere yetişmeye çalışmak gibidir.
Yaşantının manası alamadığın uykular değildir yorgun gecelerden, Her gün seni bekleyen keşmekeş ve depresyondan depresyona sürüklendiğin ruh halleri de değildir. Şehir yorar, yıpratır insanı. Yorucu ne varsa uzaklaş, ne duruyorsun?
Olduğu gibi kabul edip göz ardı etmeye devam edersen ıskalayacağın zamanı düşün. Daha evden çıkmadan sabırsız şoförlerin kornaları karışır, kalabalığın uğultusuna.
Eğer akışına bırakırsan erkenden uyanıp işe yetişme telaşlarına kapılırsın, kendini otobüslerin içinde nefes almaya, trafikte aracında ilerlemeye çalışırken bulursun. Yöneticilerin hesap sorar; can sıkar, stresli ve endişeli çalışma arkadaşların da seni hep aynı döngünün içine atar durur.
Ödenecek faturalar, benzin parası, bina aidatı, zamlar, altını, doları, kredi kartı, iki oda bir salon evin bütün ihtiyaçlarına, eş dostun yapay davranışlarına, unutulan saygıya, hoşgörüsüz ve sevgisiz kent insanlarına ve akrabalarına rast gelmen ve o kısır döngü içinde boğulman kaçınılmaz.
Mutlaka gidilmesi gereken konserler, iyi ki seyretmişim diyeceğin tiyatro oyunları, izlenmesi gereken filmler, ruhuna iyi gelecek şarkılar ve keşfedilmeyi bekleyen yerler var daha kaldır başını.
O nedenle, hayatı ıskalama lüksün yok, hadi durma bir yerden başla. Başlayan ve yolu yarılayan bu dizeleri usulca koyuyorum başucuna. Yarenlik olsun.
"Ay büyülüydü. Yakamoz, deniz. Ardından koştuğumuz o baharlar. Çocuklardık. Parlak yıldızlardık o zamanlar. Artık dönemesek de geriye, ardından koştuğumuz o zamandır."
anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Eylül 2018 Cuma
Azar Azar
Etiketler:
anılar,
Anlatı,
blog yazıları,
burgazada,
Deneme,
edebi sözler ve yazılar,
Edebiyat,
hayata dair yazılar,
kitap alıntıları,
Önder Deniz Çavuşlar,
Öykü,
Sözler,
yalnızlık,
yaşam,
yaşamak
29 Temmuz 2018 Pazar
29 Temmuz 1989
1989 senesi o tarihe tanıklık edenler için; çok zorlukla dolu geçen bir yıl olarak daha sonra hafızalarının tozlu raflarındaki yerini alacaktı. Neler olmamıştı ki; Samsunspor kafilesi, Malatyaspor ile yapacakları lig maçı için çıktığı otobüs yolculuğunda ciddi bir kaza geçirmiş, kazada teknik direktörünü ve 3 oyuncusunu kaybetmişti.
Türkiye güzeli Meltem Hakarar, Moskova'da düzenlenen Uluslararası Güzellik Yarışması'nda birinci olmuş, o sırada SSCB orduları, Afganistan'dan tamamen çekilmişti. Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in başvurusu üzerine, "Üniversitelerde bayan öğrencilerin baş örtüsü takmalarına izin veren" yasal düzenlemeyi iptal etmiş, memlekette bu nedenden büyük protestolar meydana gelmişti. O protestolardan çok sonra başa gelecek bir hükümet tüm bu yapılanların intikamını kan kusturarak alacaktı.
Galatasaray, cezası nedeniyle, Almanya'nın Köln şehrinde oynadığı Şampiyon Kulüpler Kupası çeyrek finalinde ilk maçı Monaco'da 1-0 kazanmış, rövanş maçında Monaco ile 1-1 berabere kalarak yarı finale çıkmıştı. Sokaklara dökülmüştük elimizdeki bayraklarla. Anımsıyorum da muhteşem bir başarıydı. O sıralar Çin Halk Cumhuriyeti'nde devam eden Tiananmen Meydanı Protestoları'nda 3000'e yakın insanın öldürüldüğü, Romanya Başbakanı Çavuşesku ve eşi Elena'nın, insanlığa karşı suç işlemelerinden dolayı suçlu bulunduğu ve kurşuna dizilerek idam edildiği haberleri televizyon ve gazetelerden bildiriliyordu.
O dönemde bir çok diziye de konu olacak Bulgaristan'daki asimilasyon sonucu Bulgaristan'daki Türkler, ülkemize göç ediyor, o sene içinde de Şener Şen'in babası Ali Şen, Beşiktaş efsanesi Baba Hakkı Yeten, usta yönetmen Ertem Eğilmez, büyük yazarlar Samuel Beckett, Yusuf Atılgan hayata veda ediyorlardı.
1989'un 29 Temmuz günü de o vakit yaşayanlar için alalade bir gün sayılırdı. Çocukluğunu yaşayanlar, okulların sona ermesinin üzerinden 1,5 ay geçmesinin ve aynı zamanda yaz tatillerinin tadını çıkarıyor, sahil kıyıları, yazlıklar, oteller dolup taşmış aileleri ağırlıyordu. Ben, İstanbul'daydım. İstanbul'da çok sıcak bir hava vardı o günü. Güne sabah kalkıp bir güzel kahvaltı yaparak başlamıştım, forma ve şortumu giyip mahalleden arkadaşlarımla toprak sahada geçirmek için evden fırlamıştım.
Akşama doğru yorulup biraz da acıkınca 5 gibi evin yolunu tutmuştum. Eve gelen bir telefon, o yazı tamamen değiştirdi. Annemin köyünden geliyordu telefon ve arayan kardeşiydi. Abla, annemizi kaybettik başımız sağolsun diyebilmişti bir tek dayım. Annem üzüntüden düştü, kaldı. Zor kendine getirdiler. Babam Nişantaşı'nda çalışıyordu iş çıkışına belki bir kaç saati vardı. Haberi hemen halamlar ilettiler. Apar topar geldi babam. henüz 60 yaşında kaybettiği annesine doyamadığını feryat eden annem hüngür hüngür ağlıyordu. Kötü bir şeyler olmuştu. Ben de annem ağlıyor diye ağlıyordum.
Ölüm nasıl bir şey diye düşündüm o an. Çok tanık olduğum ve idrak ettiğim bir mesele olmamasına rağmen anlaşılan iyi bir şey olmadığıydı. Babamdan sonra duyan akrabalar da geldi evimize. Taziye ve üzüntülerini belirttiler. Herkesin üzgün olduğu bir akşamüstüydü o bahçeli evimizde, benim de, öyle içime işlemişti ki; annemin ellerinden sıkı sıkıya tutuyordum hiç bırakmaksızın. Sonrasında bir minibüs bulundu tanıdıklar vasıtasıyla ve gelebilen bütün akrabalarla beraber yola çıktık.
Yol, annemin sessiz ağlayışları ve benim onun yanında anne ağlama ne olur deyişimle geçti. Köydeki eve vardığımızda orada İstanbul'dakine benzer başka bir kalabalık olduğunu gördüm göz ucuyla ve bu kalabalık İstanbul'dan gelenlerle bir araya geldiler.
Birbirlerine ağlayarak sarıldılar. Birbirlerinden güç bulmaya çalıştılar. Ağlamaklı gözlerle etrafı seyrettim gece boyu ve sonra yavaş yavaş sessizliğe bıraktı yerini kalabalık. Anneannem 60 yaşında son nefesini vermişti. Ve bir yatak üzerinde beyaz bir örtünün altında yatıyordu. Üzerindeyse bir bıçak karnıyla göğüs boşluğu arasına bırakılmıştı.
Yaşlı kadınlar bunun bir gereksinim olduğunu soran ve bilmeyenlere izah ediyordu. İlk ölüm deneyimimi taçlandıran son kareydi bu sahne benim için. Ölümün ne olduğu o zaman anlamıştım. Ölüm, sevdiklerimizi bu yaşamda bir daha hiç görememekti. Onların hatıralarıyla yaşamın geri kalanına devam etmek zorunda olmak demekti.
Bunu ilk anladığımda takvim yapraklarında tarih 29 Temmuz 1989'u gösteriyordu.
Türkiye güzeli Meltem Hakarar, Moskova'da düzenlenen Uluslararası Güzellik Yarışması'nda birinci olmuş, o sırada SSCB orduları, Afganistan'dan tamamen çekilmişti. Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in başvurusu üzerine, "Üniversitelerde bayan öğrencilerin baş örtüsü takmalarına izin veren" yasal düzenlemeyi iptal etmiş, memlekette bu nedenden büyük protestolar meydana gelmişti. O protestolardan çok sonra başa gelecek bir hükümet tüm bu yapılanların intikamını kan kusturarak alacaktı.
Galatasaray, cezası nedeniyle, Almanya'nın Köln şehrinde oynadığı Şampiyon Kulüpler Kupası çeyrek finalinde ilk maçı Monaco'da 1-0 kazanmış, rövanş maçında Monaco ile 1-1 berabere kalarak yarı finale çıkmıştı. Sokaklara dökülmüştük elimizdeki bayraklarla. Anımsıyorum da muhteşem bir başarıydı. O sıralar Çin Halk Cumhuriyeti'nde devam eden Tiananmen Meydanı Protestoları'nda 3000'e yakın insanın öldürüldüğü, Romanya Başbakanı Çavuşesku ve eşi Elena'nın, insanlığa karşı suç işlemelerinden dolayı suçlu bulunduğu ve kurşuna dizilerek idam edildiği haberleri televizyon ve gazetelerden bildiriliyordu.
O dönemde bir çok diziye de konu olacak Bulgaristan'daki asimilasyon sonucu Bulgaristan'daki Türkler, ülkemize göç ediyor, o sene içinde de Şener Şen'in babası Ali Şen, Beşiktaş efsanesi Baba Hakkı Yeten, usta yönetmen Ertem Eğilmez, büyük yazarlar Samuel Beckett, Yusuf Atılgan hayata veda ediyorlardı.
1989'un 29 Temmuz günü de o vakit yaşayanlar için alalade bir gün sayılırdı. Çocukluğunu yaşayanlar, okulların sona ermesinin üzerinden 1,5 ay geçmesinin ve aynı zamanda yaz tatillerinin tadını çıkarıyor, sahil kıyıları, yazlıklar, oteller dolup taşmış aileleri ağırlıyordu. Ben, İstanbul'daydım. İstanbul'da çok sıcak bir hava vardı o günü. Güne sabah kalkıp bir güzel kahvaltı yaparak başlamıştım, forma ve şortumu giyip mahalleden arkadaşlarımla toprak sahada geçirmek için evden fırlamıştım.
Akşama doğru yorulup biraz da acıkınca 5 gibi evin yolunu tutmuştum. Eve gelen bir telefon, o yazı tamamen değiştirdi. Annemin köyünden geliyordu telefon ve arayan kardeşiydi. Abla, annemizi kaybettik başımız sağolsun diyebilmişti bir tek dayım. Annem üzüntüden düştü, kaldı. Zor kendine getirdiler. Babam Nişantaşı'nda çalışıyordu iş çıkışına belki bir kaç saati vardı. Haberi hemen halamlar ilettiler. Apar topar geldi babam. henüz 60 yaşında kaybettiği annesine doyamadığını feryat eden annem hüngür hüngür ağlıyordu. Kötü bir şeyler olmuştu. Ben de annem ağlıyor diye ağlıyordum.
Ölüm nasıl bir şey diye düşündüm o an. Çok tanık olduğum ve idrak ettiğim bir mesele olmamasına rağmen anlaşılan iyi bir şey olmadığıydı. Babamdan sonra duyan akrabalar da geldi evimize. Taziye ve üzüntülerini belirttiler. Herkesin üzgün olduğu bir akşamüstüydü o bahçeli evimizde, benim de, öyle içime işlemişti ki; annemin ellerinden sıkı sıkıya tutuyordum hiç bırakmaksızın. Sonrasında bir minibüs bulundu tanıdıklar vasıtasıyla ve gelebilen bütün akrabalarla beraber yola çıktık.
Yol, annemin sessiz ağlayışları ve benim onun yanında anne ağlama ne olur deyişimle geçti. Köydeki eve vardığımızda orada İstanbul'dakine benzer başka bir kalabalık olduğunu gördüm göz ucuyla ve bu kalabalık İstanbul'dan gelenlerle bir araya geldiler.
Birbirlerine ağlayarak sarıldılar. Birbirlerinden güç bulmaya çalıştılar. Ağlamaklı gözlerle etrafı seyrettim gece boyu ve sonra yavaş yavaş sessizliğe bıraktı yerini kalabalık. Anneannem 60 yaşında son nefesini vermişti. Ve bir yatak üzerinde beyaz bir örtünün altında yatıyordu. Üzerindeyse bir bıçak karnıyla göğüs boşluğu arasına bırakılmıştı.
Yaşlı kadınlar bunun bir gereksinim olduğunu soran ve bilmeyenlere izah ediyordu. İlk ölüm deneyimimi taçlandıran son kareydi bu sahne benim için. Ölümün ne olduğu o zaman anlamıştım. Ölüm, sevdiklerimizi bu yaşamda bir daha hiç görememekti. Onların hatıralarıyla yaşamın geri kalanına devam etmek zorunda olmak demekti.
Bunu ilk anladığımda takvim yapraklarında tarih 29 Temmuz 1989'u gösteriyordu.
12 Temmuz 2018 Perşembe
DAHA CİDDİ NE OLABİLİR Ki?
'Bundan yüz yıl sonra hemen hemen hiç birimiz olmayacağız. Yalanlar, kavgalar, küslükler, barışmalar, yanlış anlaşılmalar, dedikodular, eğlenceler, ağlayışlar, gülümseyişler sevişmeler ve ayrılıklar; hiç bir şey kalmayacak geride.
Sanki "hatıra" denilen o sandığa kapatılmak üzere yaşıyoruz bu yaşamı. Alıp başımızı gittiğimizde bizi ne bekliyor? Bundan sonra bu serüven nereye gider, yollar nereye çıkar? Bilmiyoruz. Kalabalıklar arasında herkesin bir yere yetişme telaşı, onca koşuşturmanın sebebi biraz da bu olsa gerek.. Birilerine ve bir yerlere geç kalarak, o anı sandığına bir eksik parça daha bırakmak istemiyoruz.
Ve yolun sonunda da bu yaşamda var olmuş insanoğlunun bir zamanlar söylediği o cümleye çıkıyor bütün duraklar: "Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki? "
Çünkü insan biraz ölümlüdür, yaşamaktan usandığı kadar. Kim hatırlıyor ki şimdi, yağmurlu bir günde ve sonbaharın koynunda Ankara'nın ayazında o sabahı.
Kim anımsar ki, Bodrum'a yaklaşırken uçak fobisi eşliğinde ardında kalan şehirleri ve geride bırakılan koca bir ömrü. Begonviller de açmıştı hem. Bundan tam on yıl evvel daha ilk buluşmanın heyecanında iken söylenen aptalca ve çokça saflık içeren o konuşmalar şimdi kimin umurunda? Ah, Beyoğlu nelere şahitti!
Sevdiği bütün kadınların, başkalarıyla evlendiği adamların hüznü, dantel gibi işlenir geriye kalan hayatına! Kına geceleriniz, söz, nikah ve düğünleriniz geçince eve geçtiğinizde tüm herkes evine dağıldığında ve yalnız kalmışken hiç düşündünüz mü, hayatınız hayalleriniz gibi olacak mı diye?
Sarhoş çıkılan yollardan kalp acıları geçermiş, deneyimlediniz mi hiç?
Şehirler, ovalar, ormanlar ve denizleri aşınca başlıyormuş hem de sızılar.. Alanya'nın gün batımlarını hatırladınız mı peki, Antalya'nın o muhteşem ayışığının direkt yüreğinize işlediği oldu mu? Ya Burgazada'nın sarp kayalıkları ve buz gibi denizi?
Alaçatı'da hayata inananlar ne olacak?
Çanakkale semalarında bardaktan değil, ruhunuzdan boşalırcasına bir yağışa denk geldiniz mi? İnsan, her şeye alışır, her şeyi unutur ve insan biraz da ölümlüdür azizim.. Hepimiz aynı yeryüzünde sonu belli hikayelerin farklı figüranlarıyız, hepsi bu.
Sanki "hatıra" denilen o sandığa kapatılmak üzere yaşıyoruz bu yaşamı. Alıp başımızı gittiğimizde bizi ne bekliyor? Bundan sonra bu serüven nereye gider, yollar nereye çıkar? Bilmiyoruz. Kalabalıklar arasında herkesin bir yere yetişme telaşı, onca koşuşturmanın sebebi biraz da bu olsa gerek.. Birilerine ve bir yerlere geç kalarak, o anı sandığına bir eksik parça daha bırakmak istemiyoruz.
Ve yolun sonunda da bu yaşamda var olmuş insanoğlunun bir zamanlar söylediği o cümleye çıkıyor bütün duraklar: "Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki? "
Çünkü insan biraz ölümlüdür, yaşamaktan usandığı kadar. Kim hatırlıyor ki şimdi, yağmurlu bir günde ve sonbaharın koynunda Ankara'nın ayazında o sabahı.
Kim anımsar ki, Bodrum'a yaklaşırken uçak fobisi eşliğinde ardında kalan şehirleri ve geride bırakılan koca bir ömrü. Begonviller de açmıştı hem. Bundan tam on yıl evvel daha ilk buluşmanın heyecanında iken söylenen aptalca ve çokça saflık içeren o konuşmalar şimdi kimin umurunda? Ah, Beyoğlu nelere şahitti!
Sevdiği bütün kadınların, başkalarıyla evlendiği adamların hüznü, dantel gibi işlenir geriye kalan hayatına! Kına geceleriniz, söz, nikah ve düğünleriniz geçince eve geçtiğinizde tüm herkes evine dağıldığında ve yalnız kalmışken hiç düşündünüz mü, hayatınız hayalleriniz gibi olacak mı diye?
Sarhoş çıkılan yollardan kalp acıları geçermiş, deneyimlediniz mi hiç?
Şehirler, ovalar, ormanlar ve denizleri aşınca başlıyormuş hem de sızılar.. Alanya'nın gün batımlarını hatırladınız mı peki, Antalya'nın o muhteşem ayışığının direkt yüreğinize işlediği oldu mu? Ya Burgazada'nın sarp kayalıkları ve buz gibi denizi?
Alaçatı'da hayata inananlar ne olacak?
Çanakkale semalarında bardaktan değil, ruhunuzdan boşalırcasına bir yağışa denk geldiniz mi? İnsan, her şeye alışır, her şeyi unutur ve insan biraz da ölümlüdür azizim.. Hepimiz aynı yeryüzünde sonu belli hikayelerin farklı figüranlarıyız, hepsi bu.
12 Eylül 2016 Pazartesi
Bir Bayram Akşamı Notları..
Şenlik dağılmış, geriye bir acı yel kalmış ve mevsime denk düşen yağmurlar da yağmışsa itiraf edebilirim. Bazı bayramlar bazı evlerin odalarının duvarlarına gizlenir bazı acılar. Bir tablo gibi şöylelemesine asılı dururlar. Bunu sık sık hatırla emi!
***
Ağaçların, çimenlerin ve üzerlerine düşen yağmur damlalarının bir ruhu olduğunu anladığın zaman henüz düşmüştü gökyüzünden sarı sonbahar..
***
Kalbim, koca okyanusun kalbini kırmış sarp kayalıkların arasından geçit bulup gizli bir mağarada sükut eden durgun sular gibiydi.
***
Bana yalnızlığından bahsettiğin o gece, senden çok yalnızlığı sevmeye başladım.
***
Aynı kitabın sayfalarını eş zamanlarda okumuş ve aynı cümlelerin altını çizmişiz de, o esnada odanın sessizliği unutturan şarkının melodisinde yitirmişiz birbirimizi sanki.
***
Ahmet Kaya, "Başıma neler geldi, sana diyemedim" diyor ya, insan başına bir şeyler gelsin ve hiç kimseye söyleyemesin istiyor!
***
Bir vazoda solan çiçekleri örnek verdiğinde, sen o rengarenk çiçeklere benzetiyordun kendini. Bir zamanlar capcanlı olan o bitkilerin güzelliğinden ve şimdi solgunlaştığından dem vuruyordun. Ama benim kederim vazonun müebbet kaderinde gizliydi.
***
Ölmeden evvel dinlenmesi gereken şarkıları, izlenmesi gereken filmleri ve görülmesi gereken yerleri, keşfetmeye henüz başlamışken geliyordu ölüm zaten.
***
Yol bir yere gitmeyebilir, dedim. Hatırladın o vakit. En son çıktığımız yolculuğu. Önce bir patikadan, sağa sola yalpalamış sonra çıkmaz sokaklara dalmıştık. Kaybolmuştuk. Ama yine de mutluyduk çünkü otobüsün cam kenarından dünyayı keşfediyor, ağaçları, uçsuz bucaksız kırları ve ovaları ve geceleri yıldızları seyrediyorduk. Bazen de kıyısı hiç bitmeyecekmiş gibi gelen masmavi suları. Zaten yolun bizi götürdüğü yer değil, yol bir hikayeydi.
***
Annem çiçekleri çok severdi. Benim için bayram, annemin kabrindeki çiçeklerden ibaret dedim ya sana, açmışlarsa şayet mezarlık gülleri bir buruk tebessüm konardı dudaklarımın kıyısına hatırlarsın. Sen de elimi tuttun yanağımı okşadın ve benim için de dedin, babamın kabrindeki ayrık otlarını temizlemek ve bir buket kasımpatı bırakmak. Çünkü o ölmeden annem çok seviyor diye ona hep kasımpatı alırmış.
4 Haziran 2016 Cumartesi
"Rüyalarınızı gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır."
Bir efsaneyi daha kaybettik. ABD'li efsanevi boksör, eski Ağır Sıklet Dünya Şampiyonu Muhammed Ali yaşamını yitirmiş. Babamın kahramanıydı. O'nun ne büyük bir boksör olduğunu dinleyerek geçti çocukluğum. "Sabaha karşı yayınlanan maçları için uyku tutmazdı, sabaha kadar beklerdim, ekran karşısına geçip Ali'yi desteklerdim, bakardım o sıra pencereden, bir çok evde maç saati ışıklar yanardı" diye anlatırdı. Rakiplerini yaptığı danslarla şaşırtır kelebek gibi uçup arı gibi sokarak nakavt edermiş büyük şampiyon. Gidenden geriye anıları ve söyledikleri kalırmış. Ben de, "Rüyalarınızı gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır." sözünü buraya bırakıyorum. Ruhu şad olsun.
15 Mayıs 2016 Pazar
Yine akşam
Yine akşam. Güneş batıyor yavaş yavaş ve derin anlamları göğsünde saklıyor..Günler tesbih gibi dizili ardı ardına ve bugün pazar. Yeni doğacak günler kapıda ve geçmiş tüm hesaplaşmalarıyla dünde kalacak bir kaç saat sonra. Yalnızlıklar, ilişkiler, aşklar, evlilikler bu pazar bir günü daha tamamladı. Kimi bisiklet sürdü bir daha hiç gidilemeyecek yamaç topraklarda. Kimi sevdikleriyle sahil kıyısına uzandı, kimi ilk buluşmanın heyecanındayken kimi de ayrılığın ateşine düştü, bu gün. Evliliğin merasimi tekrarlandı anne ve baba ziyaretleriyle kimi evlerde, rutin. Çıkmaz sokaklarda dolaşıldı. İçkiler içildi, yemekler yendi. Bu mezenin içine ne koyduna bağlandı sohbetler. Ölümler hatırlandı. O sıra dalgalar vurdu kıyılara. Hayat yeni bir şans vererek üzerine düşen görevi yaptı insanlara. Gök yüzü maviden mora çaldı. Esti püfür püfür bir rüzgar güvertede simit attı genç bir kız martılara. Kahveden eve, akşam yemeği için dönerken Mehmet Amca, Anadolu'nun bağrında bir yerde.Kadehler devrildi peşi sıra. Mutlu evlerde. Yarın iş var diyenler bir kaç saate ayrılacaktı nasılsa ortamdan. Sinemalar boşaldı. AVM'ler doldu taştı. Mesire yerlerinin çöplerini taşımak kaldı geriye. Herkes evlerine çekilmeye başladı. Yine akşam. Yine yalnızlığın son demleri. Anlaşılmak kadar anlaşılamamayı da yaşadı bugün insanlık. Ölümler, doğumlar devam ediyordu hiç durmadan. Müsaade istendi kalplerdeki misafirliklerden. Yemekler ocağa kondu. yemek bulamayanlar çöpleri karıştırmaya başladı. Binlerce liraya şarap açacaklar eğlence mekanlarını doldururken, mezar ziyaretlerini unutmamış evlatlar, dualar etti kaybettiklerine. Yeni dostluklar kuruldu. Uçağa binip tatile çıkanların bir sene boyunca planları başlamak üzereydi. Sevdiği takımın şampiyon olduğuna sevinecekler kaplayacaktı az sonra caddeleri, mekanları. Yine akşamdı işte.
Bir gün daha sona eriyordu yeryüzünde..
Bir gün daha sona eriyordu yeryüzünde..
8 Mayıs 2016 Pazar
Benim Annem, Bir Melekti Yavrum..
Beni kolay doğurmamışsın benim güzel annem, hep öyle derdin, hem ebe filan gelmiş ters dönmüşüm bu yalan dünyaya gelmemek için epey zorlamışım seni, hastane filan hak getire, ne sıkıntı çekmişsin, anlattığında tuhaf olurdum, olur kızarır bozarırdım, üzülürdüm hatta neden sana böyle acılar çektirdim diye....
Sonrasında sütten kesilmen uzun sürdü derdin. Konusu açıldığında, daha dünyaya gelmeden sana ne zorluklar çektirdiğimi düşünürdüm. Boynu bükük ve mahçup bir sızı orası.
Beş yaşındaydım. İstanbul'da tarihin en yoğun kar yağışı yaşanmıştı. Çocuktum sonuçta, yaşıtlarım sokaktaydı. Ben de çıkmak istiyordum. Ama "yavrum üşürsün, olmaz bugün" demiştin.
Pencereden arkadaşlarımı izlemiş, dışarı çıkamamış sana küsmüştüm. Ama o gün canını dişine taktın bana kalın mavi renkli hemde önünde kardan adam figürü olan bir kazak ve eldiven diktin. O gün dışarı salmadığın için küs olan ben, ertesi gün doyasıya kartopu savaşı yapmıştım arkadaşlarımla. Hem sıcacık kazağım ve eldivenlerim vardı. Çok mutlu etmiştin beni...
Okula başlayacaktım. Artık yedi yaşındaydım. Ama korkuyor ve çekiniyordum insanların arasına karışmaktan! Ortama adapte olamayacağımı anladın. Annelik içgüdüsü! Öğretmenimden izin alarak benimle birlikte aynı sırada oturdun. Günlerce. Sonra alıştım. Karıştım hayata..
Kimliğimi yenilediğimiz günü anımsıyor musun? Lise yıllarıydı,hani düğüne gider gibi briyantin sürmüş, süslenip püslenmiş yeni aldığın gömleğimi giymiştim..
Zaten sakalım da çıkıyordu, mahalledeki stüdyo tuğba tanıdıktı üç beş kuruş indirim yapar ümidiyle oraya gitmiştik.Geçenlerde kimliğimi yenilemeye gittiğimde anımsadım, çekindiğim resme baktım hafif seyrelmiş saçlar, kesilmekten bıkmış sakalım ve birkaç beyaz saç. Milyonlarca yıl geçmiş gibiydi. Nüfus suretime göz atarken bir şey dikkatimi çekti..Anne adı karşısında sen vardın.
Lise dönemimde bir de sokağımızın en güzel kızına sevdalanmıştım. Bilirdin benim, içe dönük sıkılgan ve kırılgan hallerimi. O kızı çok sevmiştim. Ona karşı beslendiğim ve büyüttüğüm her ne varsa biliyordun ve görevinin yaşayacağım hayal kırıklığıma karşı beni dik tutmak olduğunu da. Kırıldım kalbimden, tam orta yerimden, beni hayata yine sen döndürdün.
Askere gittim. Ki beni tanıyordun. Hayata karşı inanılmaz yaralı biriydim, zor bir çocuktum. Beni her hafta ziyarete geldin. Memleketin doğusu, batısı fark etmedi. Senle birlikte askerlik yaptım nerdeyse. Komutanımla tartıştığını anımsıyorum. Bir gün komutanım sudan sebepten bana bir fiske vurmuştu da telefonda hesap sormuştun. "Ne oldu, yavrum çabuk söyle, yıkarım başlarına askeriyeyi" diyerek. Ben hala dünkü toy çocuk "Annem, komutan bir kaç fiske vurdu sadece mühim bir şey yok" demiştim. Sabahına damladın. Komutana fırça attın! Sayende evci iznine çıkarıldım. Sayende sana özlemimi giderdim, bir nebze..
Askerden döndüm, tek hayalindi evlenip yuva kurmam. "Torunumu alayım kucağıma başka ne isterim ki, mutluluğunuzdan başka" derdin. Bir kız arkadaşım olmuştu, ilişkimiz çok güzeldi, iş ciddiye bindi sonra seni, sonra her şeyi hiçe sayarak aşka kapıldığımı gördün. Frenlemek istedin, zira bir şeyler yanlış gidiyordu. "Seviyorum, karışma anne" dedim. "Sen ne anlarsın ki?" Mağrur olmak büyük yalan. Terk edildim. Sonunda sen haklı çıktın. Ben yanıldım. Ama onca hatama rağmen "Olsun yavrum; hayatı böyle öğreneceksin işte" dedin. Yaralarımı sardın.
O günlerin ertesinde Boğaz'a gitmiş, gezmiş yemek yemiştik. Bu bile seni çok mutlu etmişti. Bir daha seni oralara götürmedim. Götüremedim. Sonra hastalığımda baş ucumdan ayrılmadın Aşktan yana hayal kırıklıklarımda omzun hazırdı daima. Bana çok iyi baktın. Ama ben...
Babam iflas etmişti. Çorba, soğan ekmekle uzun bir müddet geçinmeye çalıştığımızda, ailemizi ayakta tuttun. Sanki saraylara layık sofralarmış gibi sundun bizlere yemekleri, hiç fark etmedik. Sıkıntılarımızı. İçip unutmaya çalıştığım dönemlerdi yaralarımı. Kötü bir yoldaydım ama sen bana yine kıyamadın. Herkesten gizli, cebinde yirmi lira varsa. Onunu bana verirdin. Kalanıyla pazara giderdin.
Yirmi beşimdeydim. Işıltılı gecelere kaptırmıştım kendimi. Yüzünü görmüyordum bile günlerce. Eve uğradığımda, "Özledim seni yavrum, nerede kaldın gözüm yollardaydı" derdin. "Offf sıkma beni, tamam anne anladım, unut beni, artık böyle" derdim. "Büyüdüm ben artık. Alış" bir de. Oysa hiç büyüyemedim.
Alışırmış gibi yaptın.
Ailemiz ne sıkıntı çektiyse ya da nasıl güzel günler geçirebildiyse onda dokuz buçuğu sayendeydi. Namazında, duandaydın. Evimiz mevlütlerden geçilmezdi. İzdiham olurdu her düzenlediğin merasim. Sorduğumda," Oğlum bir gün biz de geçip gideceğiz dünyadan, sakın dualarını o zaman eksik etme olur mu?" derdin.
Anneni erken yaşta kaybettiğin için, "özellikle ve özellikle" Kibariye'nin söylediği "Eller kadir kıymet bilmiyor, anne senin kadar kimse sevmiyor anne" şarkısında için için ağlardın öyle çok ağlardın ki o şarkıyı duyduğumuz yerde kapatırdık. Kasetini bile saklamıştım açıp dinleyip üzülmeyesin diye. Kim bilir içinde ne fırtınalar kopuyordu o anlar. Anımsıyorum. Hep bir torun sevmek istedin. Ama olmadı anne...
Sonra bir gün, ansızın fenalaştın, doktorlara gidildi, kanser dediler. Sonra ameliyat dediler. Ameliyat oldun. İyileşecek dedi, doktorlar, iyileşemedin. Mazide kalan o günleri anımsıyorum da şimdi..
Bir akşam salonda televizyon izliyordum. Herkes uyumuştu. Paaat diye bir ses geldi odandan. Koşarak içeri girdim. yatağından düşmüştün. Çok kilo vermiştin günler boyunca. "Artık hiç bir yerim tutmuyor yavrum, özür dilerim" demiştin. "Anacığım asıl beni affet, ben özür dilerim bir şey yapamıyorum" diye demiştim...
Zira doktorlar bütün müdahaleleri yapmıştı ve eve göndermişlerdi. Bir gün fenalaştın. O gün ambulans geldiğinde, bakışlarını unutamam. Son kez baktın hayatının geçtiği, bizi büyüttüğün evimize sanki...
Sonra hastaneye kaldırdık. "Görebilir miyim" demiştim doktora. Ve "Nasıl olacak?" "İyi olacak" demişti doktor. Ama o gece eve gitmemizi söyledi. Ben kaldım. Gece dörttü. Yağmur yağıyordu. Hastane koridorlarında volta atıyordum. Dışarı çıktım sigara içmeye. Derken telefona bakan çocuk, beni çağırdı resepsiyondan. "Doktor acil seni istiyor" dedi. Koştum dört kat. "Üzgünüm, kaybettik annenizi" dedi doktor hanım. Ne kolay söyledi. O gün dünya başıma, bütün galaksiyle birlikte yıkıldı. Seni toprağa verirken son görevimizde ebedi istirahatgahına, o çukura indim. Tek düşüncem, "nasıl yatacaksın burada, üşür müsün" acaba idi. Sonra üstünü örttük topraklarla. "Nefes alamaz ki annem dedim!"
İnsanlar benden gözlerini kaçırdılar.
Sonra çiçek oldun, bahar oldun, güneş oldun, toprak oldun.. Sonra ırmakların kıyısına gittin, bin bir türlü çiçeklerin açtığı yere, deniz kıyılarına. Cennetti değil mi gittiğin yer; hani masmavi her yanı, okyanuslar, gök kuşağı, çiçekler, ırmaklar, şelaleler, yemyeşil ovalar, mutlu insanların olduğu yer, değil mi?
Bugün hiç unutmadan seni anımsadım. Dallarında çiçekler açacak yine, güneş yüzüne vuracak, yağmurlar öpecek alnından. Gülümsediğini hissedeceğim ve o çok önceden bana dua et emi yavrum bana dediğini. Edeceğim yine anne. Daha önce de her gün her gece de ettim. Sonra seninle konuştum. Duydun mu? Beni duydun mu anacığım? Ben seni duymuyorum, duyamıyorum. Rüyalarımda bile görmüyorum. Şimdi hayal oldun sen, düş. Çok uzakta bir düş! Ne görüyorum ne ölüyorum...
Ama bil ki, seni çok özlüyorum. Vasiyetini yerine getirmeye çalışıyorum şimdi.. "Sen çok büyük işler başaracaksın oğlum inanıyorum sana!" deyişin sağır ediyor kulaklarımı..Bir kaç adım yol alsam da sensiz hep çamura saplanıyorum! Çok geç bunu söylemek belki. İyi ki annem oldun. Ah özür dilerim. Elini öpemedim. Hayatımda bayramlar haricinde pek öpememiştim zaten.
Affet. Ellerinin sıcağının, saçlarının kokusunun yerini tutar mı? Ah anacım! Üzdüm ise, ki çok üzdüm seni ne olur beni bağışla. Sen yaşarken, layıkıyla bu günü her gün gibi kutlayamadıysam bağışla. Mekanın cennet olsun diye yalvarıyorum Allah'a. Benim bir parça sevabım varsa anneme yaz diye. Hem Zeki Müren'in dediği gibi be anne; "Geceler sensiz çok soğuk ve karanlık!"
Ama buluşabilirsek, anlatacağım çok şey var, o zamana dek rahat uyu meleğim, güzel anneciğim canımdan daha çok sevdiğim..Geleceğe dair bir şey için yaşıyorum sadece. Yanına ilk geldiğimde yine fısıldayacağım..
Mümkün olabilirse; bir çocuğum olduğunda. O'nu başucuna getireceğim ve o dünya tatlısına o gün: "Benim annem, bir melekti yavrum diyeceğim."
12 Mart 2016 Cumartesi
Kaldım mı?
Önce “hadi aç hediyeni hemen” derken sen gözlerimin içine bakmana dayanamadığımı itiraf edeyim. Poşeti hunharca açmıştım. Oğuz Atay, Tutunamayanlar! Ne kadar mutlu oldum, anlatamam. Ömrümce aldığım en güzel armağandı. İlhan İrem, “sazlıklardan havalanan” diyordu o sevinç arasında. Sen de bana “biraz Oğuz Atay gibisin! Hem hani derdi ya Atay; “Çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın ‘romantik’ bölümünü, sen kızacaksın ama annemden tevarüs ettim.”
“Annene düşkünlüğünü bak ne güzel açıklamış” dedin ya tebessüm ettiğimi bak şimdi hatırladım. Vüsat O. Bener'i de okumaya başlamışsın. Hegel'den, Kant'tan konuşurken, en sevdiğin şair kim peki diye sordun. Saymaya başladım ustaların adlarını. Saatler son düzlükte dörtnala ilerlemeye devam ededursun sevdiğimiz şairlerden bahsettik biraz işte. "Belki otobüs gelir biner gideriz" dedim sana. "Dönmeyeceğimiz bir yer beğen" dedin sen de! Bir kaç yudum aldık sonra kadehlerimizden. Tom Waits çalıyordu, bak dur ne dinleticem sana deyip Opus'tan Live is Life'yi açtım, güldük, kaset takılıyordu ara sıra, olsun. Sıradaki parçayı kalbi kırıldığı yerden bir daha onarılmayan bütün aşıklara armağan edelim diye bir cümle geçti aramızda, ya sen ya ben, geçmiş zaman, anımsayamıyorum. Chris de Burgh'ten bir şarkı esnasında birer cigara sardık, iki nefese döndü başımız dünya durdu da duvarlar geldi üstümüze. Neşet Baba'yı açalım dedim sana. Gözümüzden bir kaç damla yaş süzüldü dinlerken. Cemali'yi dinlemeyeli uzun zaman olmuştu. Sırada o olmalıydı. Renksiz hayaller dolu, dökülen gözyaşlarım diye başladı parça. Hayatın renksizliğine çizik attın pastel tonlarda! Balkona çıktın akabinde başın dönüyordu, belli. Benim için hayat dursun şimdi dedin o yaşta, o gecede, o kafada. Üşüdün girerken içeri, hatırlatayım diye söze girdim; “Durmayacak!″
Lionel Richie ve Sting geçişleri fonda akıyordu zihnimizden. Sen üniversiteyi kazanmıştın o sene, son akşamdı, ertesi gün yola çıkacaktın, ben de kalacaktım bu bunalım şehirde, sensiz üryan. Askerliğime de bir kaç sene vardı. Hayat tam orada başka bir dünyaya doğru ekseni kayarcasına, avuçlarımın arasından uzaklaşıyordu sanki. Bir yere bağlamayacağım. Uyuduk sarılarak o gece, o net de diğer her şey flu. Anılar gibi. Ertesi sabah not bırakıp gitmişsin; o geldi aklıma; "seninle başka bir rüyaya uyanmak ümidiyle, düşlerimde kal."
Kaldım mı peki?
“Annene düşkünlüğünü bak ne güzel açıklamış” dedin ya tebessüm ettiğimi bak şimdi hatırladım. Vüsat O. Bener'i de okumaya başlamışsın. Hegel'den, Kant'tan konuşurken, en sevdiğin şair kim peki diye sordun. Saymaya başladım ustaların adlarını. Saatler son düzlükte dörtnala ilerlemeye devam ededursun sevdiğimiz şairlerden bahsettik biraz işte. "Belki otobüs gelir biner gideriz" dedim sana. "Dönmeyeceğimiz bir yer beğen" dedin sen de! Bir kaç yudum aldık sonra kadehlerimizden. Tom Waits çalıyordu, bak dur ne dinleticem sana deyip Opus'tan Live is Life'yi açtım, güldük, kaset takılıyordu ara sıra, olsun. Sıradaki parçayı kalbi kırıldığı yerden bir daha onarılmayan bütün aşıklara armağan edelim diye bir cümle geçti aramızda, ya sen ya ben, geçmiş zaman, anımsayamıyorum. Chris de Burgh'ten bir şarkı esnasında birer cigara sardık, iki nefese döndü başımız dünya durdu da duvarlar geldi üstümüze. Neşet Baba'yı açalım dedim sana. Gözümüzden bir kaç damla yaş süzüldü dinlerken. Cemali'yi dinlemeyeli uzun zaman olmuştu. Sırada o olmalıydı. Renksiz hayaller dolu, dökülen gözyaşlarım diye başladı parça. Hayatın renksizliğine çizik attın pastel tonlarda! Balkona çıktın akabinde başın dönüyordu, belli. Benim için hayat dursun şimdi dedin o yaşta, o gecede, o kafada. Üşüdün girerken içeri, hatırlatayım diye söze girdim; “Durmayacak!″
Lionel Richie ve Sting geçişleri fonda akıyordu zihnimizden. Sen üniversiteyi kazanmıştın o sene, son akşamdı, ertesi gün yola çıkacaktın, ben de kalacaktım bu bunalım şehirde, sensiz üryan. Askerliğime de bir kaç sene vardı. Hayat tam orada başka bir dünyaya doğru ekseni kayarcasına, avuçlarımın arasından uzaklaşıyordu sanki. Bir yere bağlamayacağım. Uyuduk sarılarak o gece, o net de diğer her şey flu. Anılar gibi. Ertesi sabah not bırakıp gitmişsin; o geldi aklıma; "seninle başka bir rüyaya uyanmak ümidiyle, düşlerimde kal."
Kaldım mı peki?
29 Şubat 2016 Pazartesi
Panoramik Acılar
Yeni anne olmuş kadınlar bebeklerinin üzerini örttüler. Yağmurda ıslanan camın buğusunu sildi minibüsteki genç, kulaklarında uçuşan melodi sesleri yanındaki yolcunun uykusunu getirmişti. Parmakları ritmik hareketlerle ellerindeki cihazların ekranına değip duruyordu insanların. Kediler herhangi bir apartmanın içine sığınıp yavrulamak arzusuyla volta atıyordu sokaklarda. Duraklar insan selinden görünmüyordu yollara saatlerin sesleri ve yağışlı düşlerin ışıkları yansıyordu. Geç kalmışlığın pişmanlığında bir mezar taşı eğmiş başını, toprağın kalbinde yatan sahibine üzülüyordu. Yaprağa düştü damla. Genç bir kadın saçlarını savurdu ıslak ve kahküllü. Bir şiir kitabının arasında yıllar evvel unutulan bir notu hatırladı, trafiğin en yoğun olduğu anda sigarasını sıkıntıyla yakan adam. Birlikte olma hayallerinden bir kaç sene sonra vazgeçecek iki aşık öpüşürken tenha bir kuytuda, bir kaç metre ötede bir bankta tekel bayisinden aldığı iki kırmızı tuborgu yudumlayan genç erkeğin sessizliği endişelendiriyordu. İki kadın kentin işlek bir kafesinde yudumlarken kahvelerini bol bol dedikodu yaptılar sonra konu kitap ve müziğe geldi nedeni bilinmez masaya servis yapan garson Raksotek kelimesini işitti. Kalabalık arasında yürümeye çalışan kör adamın elindeki asası önünde telaşlı adımlarla ilerleyen genç kadının topuklu ayakkabılarına değdi. Servis hareket etmiyor dedi saatlerdir şöförü. Yolcuları evlerine yetişemeyeceklerine inanmaya başladıkları sıra. Seferleri iptal diyorken radyo haberleri tam o vakit denizin ortasında dalgalarla dans ediyordu vapur içindekilerle. Lacivert gökyüzü sağnakla birleşmiş manzarayı tamanlamıştı üstelik. Çamurlu ve kaygan dar patikalardan yavaş yavaş geçerken otobüs mola ne zaman diye soruyordu yaşlı kadın anlaşılan sabrının sonuna gelmiş gibiydi. Anons geçti pilot yerden yüksekliğin ve koordinatların detaylarını. Business uçan işadamı viski istedi duymamazlıktan gelip hostesten. Kentin bir yanında deniz kıyısında bir kulüpte eğlence bütün coşkusuyla sürerken, başka bir tarafında bomba patladığını televizyondan işiten genç kız telefonundan üye olduğu sosyal bir mecraya not düştü sigarasını yakıp: Panoramik acıları savrulmuş insanlığın yine bu akşam. Üstelik kaç gecedir rüyalarımda anestezi zoruyla şuurumu aldıkları için ağlayarak uyanıyorum. Sen de zaten hiçbir zaman sevemedin beni...Tarihin tozlu sayfalarında unutulan bir inkisar. Balkondan içeri girdi kız. Rimelleri akmış, üşümüştü. Biraz da ürkmüştü Şimşek çaktı göğü aydınlatan cinsinden. Ganyan bayilerinde bir umudun peşine düşenler son koşuyu bekliyor, şehir ise bir daha geri gelmemek üzere aramızdan ayrılan bir günü daha uğurluyordu.
14 Şubat 2016 Pazar
Sana Seviyorum..
Fonda, en sevdiğimiz şarkı çalıyordu içeri girdiğimizde; “sigara içmek isterseniz, dördüncü kata çıkabilirsiniz” dedikleri o kattaydık. Bir süre sonra. Dışarıda hava yağmurlu bir saklambacı andırıyordu.
Birer bira söyledik. Anlatacak ve hiç susmayacak o kadar çok şeyi vardı ki ikimizin de, bardaklar dolu gelip, boş gitmeye baş döndürücü hızla devam etti bu nedenle…
Uzun uzun konuştuk o gün, bir sigara molası verdiğimiz anda, yasladın göğsüme başını. Sarıldık. Aşkla, sıkıca. Puslu gökyüzüne baktık pencereden, hayata inanmamız için daha fazla bir şey yapması gerekmiyordu artık tabiatın.
Kalabalıktı bulunduğumuz ortam. Bizden başka çiftlerde vardı, başka masalarda. Başka masallarda. Herkes kendi halinde ve kendi derdindeydi. Ve bir an geldi, ilk dans ettiğimiz parça mırıldanmaya başladı kulağımıza. Göz göze geldik; öptüm yudum yudum, dudaklarını.
Biraz utandın ve dudaklarını ayırdın bir kaç saniye sonra, mahçup bir edayla dışarıya baktın ve “Kalkalım mı aşkım” dedin. "Eve geç kalmayayım..."
Oysa, etraftakiler ve masaya boşları toplamak için gelen garson, göz ucuyla görmüştü hadiseyi ve pek aldırış etmeden, kendi akvaryumlarındaki yaşamlarına geri dönmüşlerdi.
Aslında o öpücük sevgilim, herkesin içinde sana "seni seviyorum” demekti.
Şehre Keder Yağıyor'dan..
Birer bira söyledik. Anlatacak ve hiç susmayacak o kadar çok şeyi vardı ki ikimizin de, bardaklar dolu gelip, boş gitmeye baş döndürücü hızla devam etti bu nedenle…
Uzun uzun konuştuk o gün, bir sigara molası verdiğimiz anda, yasladın göğsüme başını. Sarıldık. Aşkla, sıkıca. Puslu gökyüzüne baktık pencereden, hayata inanmamız için daha fazla bir şey yapması gerekmiyordu artık tabiatın.
Kalabalıktı bulunduğumuz ortam. Bizden başka çiftlerde vardı, başka masalarda. Başka masallarda. Herkes kendi halinde ve kendi derdindeydi. Ve bir an geldi, ilk dans ettiğimiz parça mırıldanmaya başladı kulağımıza. Göz göze geldik; öptüm yudum yudum, dudaklarını.
Biraz utandın ve dudaklarını ayırdın bir kaç saniye sonra, mahçup bir edayla dışarıya baktın ve “Kalkalım mı aşkım” dedin. "Eve geç kalmayayım..."
Oysa, etraftakiler ve masaya boşları toplamak için gelen garson, göz ucuyla görmüştü hadiseyi ve pek aldırış etmeden, kendi akvaryumlarındaki yaşamlarına geri dönmüşlerdi.
Aslında o öpücük sevgilim, herkesin içinde sana "seni seviyorum” demekti.
Şehre Keder Yağıyor'dan..
13 Ocak 2016 Çarşamba
2001‘de yazmışım..
....
Bu yazıyı bir dolu hayal kırıklığı içindeyken yaşayıp yaşayamayacağımı bile bilmediğim gelecek bir zamana fırlatıyorum şimdi.
Sene 2001...
Biliyorum ki biri var uzak odalarda saklı, kendi zincirlerinden kurtulmamış yağmurlu ve soğuk gecelerde ve evcilik oyunlarının koynunda uyuyor. Kimsesiz rüyalar görüyor henüz. Biliyorum ona ulaşana dek kaderimi kendim düşleyeceğim. Kaderimin peşine düşeceğim. Biliyorum yol uzun, duraklar günahkar.
Bu yazıyı bir dolu hayal kırıklığı içindeyken yaşayıp yaşayamayacağımı bile bilmediğim gelecek bir zamana fırlatıyorum şimdi.
Sene 2001...
Biliyorum ki biri var uzak odalarda saklı, kendi zincirlerinden kurtulmamış yağmurlu ve soğuk gecelerde ve evcilik oyunlarının koynunda uyuyor. Kimsesiz rüyalar görüyor henüz. Biliyorum ona ulaşana dek kaderimi kendim düşleyeceğim. Kaderimin peşine düşeceğim. Biliyorum yol uzun, duraklar günahkar.
15 Aralık 2015 Salı
"Belki de kendimle konuşuyorum. Bu bir düş."
Hayatta bir tek babam var. Annemi kaybedeli 7 yıl oluyor neredeyse. Uzun zaman sonra baba oğul gibi vakit geçirdik, benim ilk kahramanımla geçen gün. Akşam kendi evime ve kendi yaşantıma döndüğümde bugünün ne kadar değerli olduğunu hissettim. Avuçlarımdan kum tanesi gibi kayan senelerde neredeymişim ki ben?
Kadınlar tanıdım. Kadınları terk ettim. Kadınlar beni uçurumdan aşağı ittiler. Kendimi yükseklerden aşağı bıraktım sonra.
İyi işlerde çalıştım. Güzel paralar kazandım. Bi güzel harcadım. Klas mekanlarda eğlendim izbe salaş yerlerde süründüm. Beş parasız ve aylar boyu işsiz kaldım sonra. Eve çok zaman uğramadan geçti kimi günler rahmetli annem “gece bir iki fark etmez hep camda seni beklerdim” derdi. Bazen evden odamdan dışarı adım atmadım. Kadehlerde dindirmeye çalıştım içimdeki huzursuzluğu. Yalnızlığıma çare aradım, kimsesizliğime. Tavanı seyretmekten bıktıktan bir müddet sonra anamın karnındaki gibi uyudum geceleri dizlerimi karnıma çekip yan tarafıma döndüm ve duvarlara fısıldadım. Duvarlarla konuştum. İçtim dağıttım kimi gece halıda uyudum sızıp sızıp. Kendime günlerce gelemedim. Kendime gelmeyi hiç istemedim bir vakit. Kayboldu ruhum.
Bir sürü kitap okudum. Şehirler gezdim. Sabah ilk uçakla kaçıp bu kalabalık şehirden bilmediğim uzak bir vilayetin sokaklarını arşınladım. Akşama son uçaktan ayırttım yerimi. Kimi zaman otobüs bileti kestirdim dönüşü olmayan yollara. Kendimi dinledim yolculuklar boyunca şarkılar işittim. Çok terk edildim, sürekli başarısızlıklar yaşadıkça kendimden sıkıldım.
Adını artık anımsamadığım kadınlarla seviştim. Tenlerinin kokusunu unuttuğumun üzerinden bin yıl geçti belki. Sonra yağmurlar yağdı hiç durmaksızın, ben de ıslak caddelerde yürüdüm kendimden uzakta. Koştum anlamsızca denize sıfır kıyı sahillerin uzantısında.
Güzel yalanlar söyledim. Doğruları söyledikçe bi bok olmadığını gördüm söylememek için, kendimle çok mücadele ettim ama. Cebimde beş kuruş yokken şehri boydan boya dolaştım. Parklarda uyudum. Bir kaç hadiseye karıştım. Burnum kırıldı. Kalbim kırıldı. Uzağı iyi görmeyen gözlerim ile silah elimde atış talimleri yaptım ordu içinde daha seçkin olanların arasına seçildim. Askerlikten nefret ettim. Benim nöbetimi devrettiğim çocuk nöbette intihar etti. Kendimden nefret ettim. Ağladım. Gözyaşlarımın tadına baktım sessiz ağlayıp kimse duymasın diye dudaklarımı ısırdıkça.
Bir kaç şehir hiç bitmeyen yolculuklar sığdırdım ömrümün bir kaç yılına. Yönetici oldum, garson oldum yerleri paspasladım. Gocunmadım. Dize kadar karda, kırk bir derece ateşle çıplak halde, boş arazide karlarda yattım. Üşüdüm ruhumla beraber.
Ama sabaha yaklaşırken en sevdiğim anlardı geceler. Çünkü en sessiz zamanıydı karanlığın o sayede duyabildim vicdanımın çığlıklarını, keşkelerimle pişmanlıklarımın çırpınışlarını. Keşke bazı günler hiç geçmeseydi bazı sabahlar da hiç olmasaydı diye hayıflandım o alacakarartılarda.
Ama geçti.
Demirden raylar gibiymiş meğer insan. Zaman da son hızla hareket eden bir tren. Üzerimizden geçen geçerken bizi ezen.
Şimdi saat gece. Yarın erken kalkmalı uykum yok. Belki saçmalıyor olabilirim lakin yüküm ağır. Belki de kendimle konuşuyorum. Bu bir düş.
Kadınlar tanıdım. Kadınları terk ettim. Kadınlar beni uçurumdan aşağı ittiler. Kendimi yükseklerden aşağı bıraktım sonra.
İyi işlerde çalıştım. Güzel paralar kazandım. Bi güzel harcadım. Klas mekanlarda eğlendim izbe salaş yerlerde süründüm. Beş parasız ve aylar boyu işsiz kaldım sonra. Eve çok zaman uğramadan geçti kimi günler rahmetli annem “gece bir iki fark etmez hep camda seni beklerdim” derdi. Bazen evden odamdan dışarı adım atmadım. Kadehlerde dindirmeye çalıştım içimdeki huzursuzluğu. Yalnızlığıma çare aradım, kimsesizliğime. Tavanı seyretmekten bıktıktan bir müddet sonra anamın karnındaki gibi uyudum geceleri dizlerimi karnıma çekip yan tarafıma döndüm ve duvarlara fısıldadım. Duvarlarla konuştum. İçtim dağıttım kimi gece halıda uyudum sızıp sızıp. Kendime günlerce gelemedim. Kendime gelmeyi hiç istemedim bir vakit. Kayboldu ruhum.
Bir sürü kitap okudum. Şehirler gezdim. Sabah ilk uçakla kaçıp bu kalabalık şehirden bilmediğim uzak bir vilayetin sokaklarını arşınladım. Akşama son uçaktan ayırttım yerimi. Kimi zaman otobüs bileti kestirdim dönüşü olmayan yollara. Kendimi dinledim yolculuklar boyunca şarkılar işittim. Çok terk edildim, sürekli başarısızlıklar yaşadıkça kendimden sıkıldım.
Adını artık anımsamadığım kadınlarla seviştim. Tenlerinin kokusunu unuttuğumun üzerinden bin yıl geçti belki. Sonra yağmurlar yağdı hiç durmaksızın, ben de ıslak caddelerde yürüdüm kendimden uzakta. Koştum anlamsızca denize sıfır kıyı sahillerin uzantısında.
Güzel yalanlar söyledim. Doğruları söyledikçe bi bok olmadığını gördüm söylememek için, kendimle çok mücadele ettim ama. Cebimde beş kuruş yokken şehri boydan boya dolaştım. Parklarda uyudum. Bir kaç hadiseye karıştım. Burnum kırıldı. Kalbim kırıldı. Uzağı iyi görmeyen gözlerim ile silah elimde atış talimleri yaptım ordu içinde daha seçkin olanların arasına seçildim. Askerlikten nefret ettim. Benim nöbetimi devrettiğim çocuk nöbette intihar etti. Kendimden nefret ettim. Ağladım. Gözyaşlarımın tadına baktım sessiz ağlayıp kimse duymasın diye dudaklarımı ısırdıkça.
Bir kaç şehir hiç bitmeyen yolculuklar sığdırdım ömrümün bir kaç yılına. Yönetici oldum, garson oldum yerleri paspasladım. Gocunmadım. Dize kadar karda, kırk bir derece ateşle çıplak halde, boş arazide karlarda yattım. Üşüdüm ruhumla beraber.
Ama sabaha yaklaşırken en sevdiğim anlardı geceler. Çünkü en sessiz zamanıydı karanlığın o sayede duyabildim vicdanımın çığlıklarını, keşkelerimle pişmanlıklarımın çırpınışlarını. Keşke bazı günler hiç geçmeseydi bazı sabahlar da hiç olmasaydı diye hayıflandım o alacakarartılarda.
Ama geçti.
Demirden raylar gibiymiş meğer insan. Zaman da son hızla hareket eden bir tren. Üzerimizden geçen geçerken bizi ezen.
Şimdi saat gece. Yarın erken kalkmalı uykum yok. Belki saçmalıyor olabilirim lakin yüküm ağır. Belki de kendimle konuşuyorum. Bu bir düş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
-
Mutlu değilsin sanki, hiç gülmüyorsun, diyorlar eski bir kürtaj hikayesi, diyorum içimdeki çocuğu aldılar!
-
Kaç yaşındaydı diyorlar! Size ne ki? Neden yaş sorusu? Yani makul yaşta mı sorusu mu bu, bizim aklımızın alacağı "çok dehşet verici...
-
Ve ye ni kitabım Derinlik Sarhoşluğu ön siparişe çıktı! Derinlik Sarhoşluğu adlı kitabımı aşağıdaki internet satış noktalarından temin edebi...

