Anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2018 Pazar

29 Temmuz 1989

1989 senesi o tarihe tanıklık edenler için; çok zorlukla dolu geçen bir yıl olarak daha sonra hafızalarının tozlu raflarındaki yerini alacaktı. Neler olmamıştı ki; Samsunspor kafilesi, Malatyaspor ile yapacakları lig maçı için çıktığı otobüs yolculuğunda ciddi bir kaza geçirmiş, kazada teknik direktörünü ve 3 oyuncusunu kaybetmişti.

Türkiye güzeli Meltem Hakarar, Moskova'da düzenlenen Uluslararası Güzellik Yarışması'nda birinci olmuş, o sırada SSCB orduları, Afganistan'dan tamamen çekilmişti. Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in başvurusu üzerine, "Üniversitelerde bayan öğrencilerin baş örtüsü takmalarına izin veren" yasal düzenlemeyi iptal etmiş, memlekette bu nedenden büyük protestolar meydana gelmişti. O protestolardan çok sonra başa gelecek bir hükümet tüm bu yapılanların intikamını kan kusturarak alacaktı.

Galatasaray, cezası nedeniyle, Almanya'nın Köln şehrinde oynadığı Şampiyon Kulüpler Kupası çeyrek finalinde ilk maçı Monaco'da 1-0 kazanmış, rövanş maçında Monaco ile 1-1 berabere kalarak yarı finale çıkmıştı. Sokaklara dökülmüştük elimizdeki bayraklarla. Anımsıyorum da muhteşem bir başarıydı. O sıralar Çin Halk Cumhuriyeti'nde devam eden Tiananmen Meydanı Protestoları'nda 3000'e yakın insanın öldürüldüğü, Romanya Başbakanı Çavuşesku ve eşi Elena'nın, insanlığa karşı suç işlemelerinden dolayı suçlu bulunduğu ve kurşuna dizilerek idam edildiği haberleri televizyon ve gazetelerden bildiriliyordu.

O dönemde bir çok diziye de konu olacak Bulgaristan'daki asimilasyon sonucu Bulgaristan'daki Türkler, ülkemize göç ediyor, o sene içinde de Şener Şen'in babası Ali Şen, Beşiktaş efsanesi Baba Hakkı Yeten, usta yönetmen Ertem Eğilmez, büyük yazarlar Samuel Beckett, Yusuf Atılgan hayata veda ediyorlardı.

1989'un 29 Temmuz günü de o vakit yaşayanlar için alalade bir gün sayılırdı. Çocukluğunu yaşayanlar, okulların sona ermesinin üzerinden 1,5 ay geçmesinin ve aynı zamanda yaz tatillerinin tadını çıkarıyor, sahil kıyıları, yazlıklar, oteller dolup taşmış aileleri ağırlıyordu. Ben, İstanbul'daydım. İstanbul'da çok sıcak bir hava vardı o günü. Güne sabah kalkıp bir güzel kahvaltı yaparak başlamıştım, forma ve şortumu giyip mahalleden arkadaşlarımla toprak sahada geçirmek için evden fırlamıştım.
Akşama doğru yorulup biraz da acıkınca 5 gibi evin yolunu tutmuştum. Eve gelen bir telefon, o yazı tamamen değiştirdi. Annemin köyünden geliyordu telefon ve arayan kardeşiydi. Abla, annemizi kaybettik başımız sağolsun diyebilmişti bir tek dayım. Annem üzüntüden düştü, kaldı. Zor kendine getirdiler. Babam Nişantaşı'nda çalışıyordu iş çıkışına belki bir kaç saati vardı. Haberi hemen halamlar ilettiler. Apar topar geldi babam. henüz 60 yaşında kaybettiği annesine doyamadığını feryat eden annem hüngür hüngür ağlıyordu. Kötü bir şeyler olmuştu. Ben de annem ağlıyor diye ağlıyordum.

Ölüm nasıl bir şey diye düşündüm o an. Çok tanık olduğum ve idrak ettiğim bir mesele olmamasına rağmen anlaşılan iyi bir şey olmadığıydı. Babamdan sonra duyan akrabalar da geldi evimize. Taziye ve üzüntülerini belirttiler. Herkesin üzgün olduğu bir akşamüstüydü o bahçeli evimizde, benim de, öyle içime işlemişti ki; annemin ellerinden sıkı sıkıya tutuyordum hiç bırakmaksızın. Sonrasında bir minibüs bulundu tanıdıklar vasıtasıyla ve gelebilen bütün akrabalarla beraber yola çıktık.

Yol, annemin sessiz ağlayışları ve benim onun yanında anne ağlama ne olur deyişimle geçti. Köydeki eve vardığımızda orada İstanbul'dakine benzer başka bir kalabalık olduğunu gördüm göz ucuyla ve bu kalabalık İstanbul'dan gelenlerle bir araya geldiler.

Birbirlerine ağlayarak sarıldılar. Birbirlerinden güç bulmaya çalıştılar. Ağlamaklı gözlerle etrafı seyrettim gece boyu ve sonra yavaş yavaş sessizliğe bıraktı yerini kalabalık. Anneannem 60 yaşında son nefesini vermişti. Ve bir yatak üzerinde beyaz bir örtünün altında yatıyordu. Üzerindeyse bir bıçak karnıyla göğüs boşluğu arasına bırakılmıştı.

Yaşlı kadınlar bunun bir gereksinim olduğunu soran ve bilmeyenlere izah ediyordu. İlk ölüm deneyimimi taçlandıran son kareydi bu sahne benim için. Ölümün ne olduğu o zaman anlamıştım. Ölüm, sevdiklerimizi bu yaşamda bir daha hiç görememekti. Onların hatıralarıyla yaşamın geri kalanına devam etmek zorunda olmak demekti.

Bunu ilk anladığımda takvim yapraklarında tarih 29 Temmuz 1989'u gösteriyordu.

13 Mayıs 2018 Pazar

Ana Gibi Yar Olmaz

Anneler Günü bugün, anılar arasından bir şeyler geliyor aklıma. 2001 sene. Ankara Mamak. Askere gitmişim. Sabah 4 kalk. Akşam 9 koğuşa çekil. Kar, kış kıyamet. Cep telefonu yok. Sosyal medya öyle facebook ınstagram hak getire. Telefon kartı henüz çipli değil. Kaset bantını sarardık pritle o dönemki telefon kartlarına yapıştırır telefon kulubesinde cebelleşir bir kaç dakika ve bedavadan 100 kontor yüklerdik.

Kemal vardı koğuşta yanık sesli. Acemiliğin ilk günleri. Solcu. Türkü repertuarı geniş. Ahmet Kaya zaten askerde en çok dinlenen. Uzak ufuklara otobana ve özgürlüğe giden bir tepe var akşam yat verilince gizlice oraya kaçardık. Kemal söyler biz gözler nemli. Uzaklara dalardık. Ben ketum. Kendimi tutarım. Ama koyverdim bir gece. Kemal yanık sesiyle okudu Ahmet Kaya'dan. O başladı şiiri ben okudum.. Beni burada arama. Arama anne. Kapıda adımı, adımı sorma. Saçlarına yıldız düşmüş. Koparma anne ağlama. Ne garip duygu şu ölmek. Öptüğüm kızlar geliyor aklıma. Bir açıklaması vardır elbet. Bağışla beni güzel annem. Oğul tadında bir mektup yazamadım diye. Kızma bana. Elleri değsin istemedim. Gözleri değsin istemedim. Ağlayıp kokluyacaktın. Belki bir ömür taşıyacaktın koynunda. Yaşamak ağrısı asıldı boynuma. Oysa türkü tadında yaşamak isterdim. Ölmek ne garip şey anne.. Bir solukta okudum, yağmur başladı. Bizim beş kişilik tayfanın gözleri ağlamaklı. Herkes koğuşlara giderken telefon kulübelerine koştu. Annesine iyi akşamlar dilemek için. Biri sıra beklerken ulan dedi "sesini değerlendir ne içli okudun öyle bilader ama haklı be Ahmet abi, oğlum kiymetini bilmemiz lazım valla billa ana gibi yar olmaz!"

Ben de sıradaydım aradim anamı iki kelam ettik hal hatır. İyimiş. Haftasonu ziyaretime gelecekmiş.

29 Nisan 2018 Pazar

Anılarla, hayal kırıkları arası bir yerdeyim

Annem sabah namazına kalkar önce Allah'a, çocuklarının istikbali ve ailesinin dirliği için dua eder, manevi sorumluluğunu yerine getirdikten sonra saat beş gibi işe gideceklere kahvaltı hazırlamaya, çayı demleyerek başlar, kısıtlı imkanlarla doldurulmaya çalışılmış buzdolabındaki malzemelerden harikalar yaratırdı. Aile hayatımızın var olduğu zamanlarda en sevdiğim şey şüphesiz annemin tebessüm dolu yüzü ve sabah kahvaltılarıydı.

Babam deri işinde çalışırdı. Günde on veya onbeş mont diker belki de vitrinlerde gördüğünüz o cafcaflı pahalı şeylerin bir kısmını o imal ederdi. Ben henüz 15 yaşındayken bizim apartmanın boyundan çok borca, babamın insanlara güvenmesi yüzünden batmıştık. Ortak iş yaptığımız yakınlarımız dahi bize kazık atmıştı. İcralar, hacizler, kuru soğan ekmek.

Seneler çok zor geçti.

Hayatımı aileme yardım etmekten ibaret gören benim için gelecek hayaldi artık. Bir yar ile elele tutuşmak, sinemaya gitmek, bir çay içmeye sahil kıyısına inmek bile lükstü. Çünkü çay ücretini ödeyecek param bile yoktu. Beş seneye yakın sürdü. Araya çok ama çok zor biten bir askerlik ve sabah yediden gece ikilere dek çalışılan bir hayat girdi.

Birini sevdim o sıra. Öyle güzel, öyle benleymiş gibiydi ki; onu rüyalarımda görmek için bile dua ederdim. Geçen her an, bu ölümlü yaşamda biriktirdiğim en güzel anılardı. Fakat yolumuz hiçbir yere çıkmadı bir gün. Ayrıldık.

Annem öldü bir gece.

Dünya başıma diğer bütün galaksileriyle beraber yıkıldı. Öldüğü gece hastanedeydim, Durum kritik bir kaç saate kaybedebiliriz diyen doktorun gözlerine bakıp çok ama çok küçük bir ümit aradım. Donuk ve manasızca öldü dedi. Yağmur yağıyordu dışarıda, ıslandım. Şiddetli ağladım. Alkolle yıkandım, acımı dindirebilmek için. Şehirler dolaştım. Kendimi aradım. Yollarda kayboldum. Tamamen kaybolmak istedim yeryüzünden. Hiç kimseyi görmeye tahammülüm yoktu. Kendimi bile. Uçsuz bucaksız bir uçurum kıyısına gelmiştim. Ben dayanılmaz her şeye dayanabilmiştim. Dayanmayı öğretiyormuş meğer hayat! Nen var demiştin ya, gözlerime değil de uzaklara bakıyorsun neden? Anılarla, hayal kırıkları arası bir yerdeyim. Sana bakarken uzaklara dalıp gitmem bu yüzdendi, bil istedim.

14 Mayıs 2017 Pazar

Benim Annem, Bir Melekti Yavrum!


Beni kolay doğurmamışsın hep öyle derdin hem ebe filan gelmiş ters dönmüşüm bu yalan dünyaya gelmemek için epey zorlamışım seni, hastane filan hak getire, ne sıkıntı çekmişsin, anlattığında tuhaf olurdum, kızarır bozarırdım, üzülürdüm hatta neden sana böyle acılar çektirdim diye. Sonra sütten kesilmen uzun sürdü dediğini anımsıyorum. Konusu açıldığında, daha dünyaya gelmeden sana ne zorluklar çektirdiğimi düşünürdüm. Boynu bükük ve mahçup bir sızı orası.

Beş yaşındaydım. İstanbul'da tarihin en yoğun kar yağışı yaşanmıştı. Çocuktum sonuçta, yaşıtlarım sokaktaydı. Ben de çıkmak istiyordum. Ama "yavrum üşürsün, olmaz bugün" demiştin.
Pencereden arkadaşlarımı izlemiş, dışarı çıkamamış sana küsmüştüm. Ama o gün canını dişine taktın bana kalın mavi renkli hemde önünde kardan adam figürü olan bir kazak ve eldiven diktin. O gün dışarı salmadığın için küs olan ben, ertesi gün doyasıya kartopu savaşı yapmıştım arkadaşlarımla. Hem sıcacık kazağım ve eldivenlerim vardı. Çok mutlu etmiştin beni... Okula başlayacaktım. Artık yedi yaşındaydım. Ama korkuyor ve çekiniyordum insanların arasına karışmaktan! Ortama adapte olamayacağımı anladın. Annelik içgüdüsü! Öğretmenimden izin alarak benimle birlikte aynı sırada oturdun. Günlerce. Sonra alıştım. Karıştım hayata.. Kimliğimi yenilediğimiz günü anımsıyor musun? Lise yıllarıydı, hani düğüne gider gibi briyantin sürmüş, süslenip püslenmiş yeni aldığın gömleğimi giymiştim. Zaten sakalım da çıkıyordu, mahalledeki stüdyo tuğba tanıdıktı üç beş kuruş indirim yapar ümidiyle oraya gitmiş işimizi halletmiştik. Geçenlerde kimliğimi yenilemeye gittiğimde anımsadım, çekindiğim resme baktım hafif seyrelmiş saçlar, kesilmekten bıkmış sakalım ve birkaç beyaz saç. Milyonlarca yıl geçmiş gibiydi. Nüfus suretime göz atarken bir şey dikkatimi çekti. Anne adı karşısında sen vardın.

Lise dönemimde bir de sokağımızın en güzel kızına sevdalanmıştım. Bilirdin benim, içe dönük sıkılgan ve kırılgan hallerimi. O kızı çok sevmiştim. Ona karşı beslendiğim ve büyüttüğüm her ne varsa biliyordun ve görevinin yaşayacağım hayal kırıklığıma karşı beni dik tutmak olduğunu da.

Askere gittim. Ki beni tanıyordun. Hayata karşı inanılmaz yaralı biriydim, zor bir çocuktum. Beni her hafta ziyarete geldin. Memleketin doğusu, batısı fark etmedi. Senle birlikte askerlik yaptım nerdeyse. Komutanımla tartıştığını anımsıyorum. Bir gün komutanım sudan sebepten bana bir tokat vurmuştu da telefonda hesap sormuştun. "Ne oldu, yavrum çabuk söyle, yıkarım başlarına askeriyeyi" diyerek. Ben hala dünkü toy çocuk "Annem, komutan bir kaç fiske vurdu sadece mühim bir şey yok" demiştim. Dinler mi hiç melek! Sabahına damladın. Komutana fırça attın! Sayende evci iznine çıkarıldım. Sayende sana özlemimi giderdim, bir nebze.. Askerden döndüm, tek hayalindi evlenip yuva kurmam. "Torunumu alayım kucağıma başka ne isterim ki, mutluluğunuzdan başka" derdin. Hayatıma girenler oldu çıkanlar oldu. Hayatıma girip hiç çıkmayanlar oldu. Her seferinde bir şeyler yanlış gittiğinde tatlı tatlı uyardın "Seviyorum, karışma anne" dedim hiç bıkmadan "Sen ne anlarsın ki?" Mağrur olmak büyük yalan. Terk edildim. Sonunda sen haklı çıktın. Ben yanıldım. Ama onca hatama rağmen "Olsun yavrum; hayatı böyle öğreneceksin işte" dedin. Yaralarımı sardın.

Babam iflas etmişti. Çorba, soğan ekmekle uzun bir müddet geçinmeye çalıştığımızda, ailemizi ayakta tuttun. Sanki saraylara layık sofralarmış gibi sundun bizlere yemekleri, hiç fark etmedik.
Yirmi beşimdeydim. Işıltılı gecelere kaptırmıştım kendimi. Yüzünü görmüyordum bile günlerce. Eve uğradığımda, "Özledim seni yavrum, nerede kaldın gözüm yollardaydı" derdin. "Offf sıkma beni, tamam anne anladım, unut beni, artık böyle" derdim. "Büyüdüm ben artık. Alış" bir de. Oysa hiç büyüyemedim.

Alışırmış gibi yaptın.

Evimiz mevlütlerden geçilmezdi. İzdiham olurdu her düzenlediğin merasim. Sorduğumda," Oğlum bir gün biz de geçip gideceğiz dünyadan, sakın dualarını o zaman eksik etme olur mu?" derdin.
Anneni erken yaşta kaybettiğin için, "özellikle ve özellikle" Kibariye'nin söylediği "Eller kadir kıymet bilmiyor, anne senin kadar kimse sevmiyor anne" şarkısında için için ağlardın öyle çok ağlardın ki o şarkıyı duyduğumuz yerde kapatırdık. Kasetini bile saklamıştım açıp dinleyip üzülmeyesin diye. Kim bilir içinde ne fırtınalar kopuyordu o an..


Bir gün, ansızın fenalaştın, doktorlara gidildi, kanser dediler. O neydi ki? Durum ciddiymis meğer. Ameliyat dediler. Ameliyat oldun. Taburcu oldun. İyileşecek dedi, doktorlar, iyi olamadın.
Zira doktorlar bütün müdahaleleri yapmıştı ve eve göndermişlerdi. Bir gün fenalaştın. O gün ambulans geldiğinde, bakışlarını unutamam. Son kez baktın hayatının geçtiği, bizi büyüttüğün evimize sanki hiç donmeyecekmis gibi. Dönmedin.

Yağmurlu bir akşamdı hastaneye kaldırdık. "Görebilir miyim" demiştim doktora. Zorla izin verdi. Oylece uzanıp derun bir uykuda uyuyordun. "Nasıl olacak?" "İyi olacak" demişti doktor. Ama o gece eve gitmemizi söyledi. Ben kaldım. Gece dörttü. Yağmur yağıyordu. Hastane koridorlarında volta atıyordum. Dışarı çıktım sigara içmeye. Derken telefona bakan çocuk, beni çağırdı resepsiyondan. "Doktor acil seni istiyor" dedi. Koştum dört kat. "Üzgünüm, kaybettik annenizi" dedi doktor hanım. Ne kolay söyledi. O gün dünya başıma, bütün galaksi sistemiyle birlikte yıkıldı. Bileklerinizi kör testereyle doğradığınızı, bütün kemiklerinizin bir kazayla uçurumdan düşerek kırıldığını, kendinizi yüksek bir gökdelenden aşağı bıraktığınızı ve çocukken korkarak uykunuzdan sizi uyandıran bütün kabusları ve karabasanları düşünün. Toplasanız yanında hiç kalır.

O göğün delindiği son gün geldi. Seni toprağa verirken son görevimizde ebedi istirahatgahına o çukura indim. Tek düşüncem, "nasıl yatacaksın burada, üşür müsün" acaba idi. Sonra üstünü örttük topraklarla. "Nefes alamaz ki annem dedim!" İnsanlar benden gözlerini kaçırdılar.

Sonra çiçek oldun, bahar oldun, güneş oldun, toprak oldun.. Sonra ırmakların kıyısına gittin, bin bir türlü çiçeklerin açtığı yere, deniz kıyılarına. Cennetti değil mi gittiğin yer; hani masmavi her yanı, okyanuslar, gök kuşağı, çiçekler, ırmaklar, şelaleler, yemyeşil ovalar, mutlu insanların olduğu yer, değil mi?

Bugün hiç unutmadığım yerimden anıları anımsadım. Toprağını okşadım. Dallarında çiçekler açmıştı yine, güneş yüzüne vuruyor gibi, yağmurlar alnından öpmüş gibi. Sonra seninle konuştum. Duydun mu? Beni duydun mu anacığım? Ben seni duymadım, duyamıyorum. Rüyalarımda bile görmüyorum. Şimdi hayal mi oldun sen melek, bir düş.


Çok uzakta bir düş! Ne görüyorum ne ölüyorum... Ama bil ki, seni çok özlüyorum.
Anlatacağım çok şey var, buluştuğumuza saklıyorum, o zamana dek rahat uyu meleğim, Yanına ilk geldiğimde yine fısıldayacağım.. Kısmet olur da; bir çocuğum olursa. O'nu bir gün başucuna getireceğim ve o dünya tatlısına o gün: "Burada bir tarih yatıyor. Bir gerçekten düşe dönüşen ve anılarda saklı rüyam sonsuz uykusunda uyuyor diyeceğim sonrası biliyor musun benim annem, bir melekti yavrum diye ekleyeceğim.."

5 Ocak 2017 Perşembe

Benim Annem, Bir Melekti Yavrum..

Beni kolay doğurmamışsın, hep öyle derdin, hem ebe filan gelmiş ters dönmüşüm bu yaşam ağrısına gelmemek için epey zorlamışım seni, hastane filan hak getire, ne sıkıntı çekmişsin, anlattığında tuhaf olurdum, olur kızarır bozarırdım, üzülürdüm hatta neden sana böyle acılar çektirdim diye...

Sonrasında sütten kesilmen uzun sürdü derdin. Konusu açıldığında, daha dünyaya gelmeden sana ne zorluklar çektirdiğimi düşünürdüm. Boynu bükük ve mahçup bir sızı orası.

Beş yaşındaydım. İstanbul'da tarihin en yoğun kar yağışı yaşanmıştı. Çocuktum sonuçta, yaşıtlarım sokaktaydı. Ben de çıkmak istiyordum. Ama "yavrum üşürsün, olmaz bugün" demiştin.

Pencereden arkadaşlarımı izlemiş, dışarı çıkamamış sana küsmüştüm. Ama o gün canını dişine taktın bana kalın mavi renkli hemde önünde kardan adam figürü olan bir kazak ve eldiven diktin. O gün dışarı salmadığın için küs olan ben, ertesi gün doyasıya kartopu savaşı yapmıştım arkadaşlarımla. Hem sıcacık kazağım ve eldivenlerim vardı. Çok mutlu etmiştin beni...

Okula başlayacaktım. Artık yedi yaşındaydım. Ama korkuyor ve çekiniyordum insanların arasına karışmaktan! Ortama adapte olamayacağımı anladın. Annelik içgüdüsü! Öğretmenimden izin alarak benimle birlikte aynı sırada oturdun. Günlerce. Sonra alıştım. Karıştım hayata..

Kimliğimi yenilediğimiz günü anımsıyor musun? Lise yıllarıydı, hani düğüne gider gibi briyantin sürmüş, süslenip püslenmiş yeni aldığın gömleğimi giymiştim..

Zaten sakalım da çıkıyordu, mahalledeki stüdyo tuğba tanıdıktı üç beş kuruş indirim yapar ümidiyle oraya gitmiştik. Geçenlerde kimliğimi yenilemeye gittiğimde anımsadım, çekindiğim resme baktım hafif seyrelmiş saçlar, kesilmekten bıkmış sakalım ve birkaç beyaz saç. Milyonlarca yıl geçmiş gibiydi. Nüfus suretime göz atarken bir şey dikkatimi çekti..Anne adı karşısında sen vardın.

Askere gittim. Ki beni tanıyordun. Hayata karşı inanılmaz yaralı biriydim, zor bir çocuktum. Beni her hafta ziyarete geldin. Memleketin doğusu, batısı fark etmedi. Senle birlikte askerlik yaptım neredeyse. Komutanımla tartıştığını anımsıyorum. Bir gün komutanım sudan sebepten bana bir tokat vurmuştu da telefonda hesap sormuştun. "Ne oldu, yavrum çabuk söyle, yıkarım başlarına askeriyeyi" diyerek. Ben hala dünkü toy çocuk "Annem, komutan bir kaç fiske vurdu sadece mühim bir şey yok" demiştim. Sabahına damladın. Komutana fırça attın! Sayende evci iznine çıkarıldım. Sayende sana özlemimi giderdim, bir nebze..

Yirmi beşimdeydim. Gecelere kaptırmıştım kendimi. Yüzünü görmüyordum bile günlerce. Eve uğradığımda, "Özledim seni yavrum, nerede kaldın gözüm yollardaydı" derdin. "Bekleme beni anne" derdim. "Büyüdüm ben artık. Alış" bir de. Oysa hiç büyüyemedim.

Alışırmış gibi yaptın.

Ailemiz ne sıkıntı çektiyse ya da nasıl güzel günler geçirebildiyse onda dokuz buçuğu sayendeydi. Namazında, duandaydın. Evimiz mevlütlerden geçilmezdi. İzdiham olurdu her düzenlediğin merasim. Sorduğumda," Oğlum bir gün biz de geçip gideceğiz dünyadan, sakın dualarını o zaman eksik etme olur mu?" derdin.

Anneni erken yaşta kaybettiğin için, "özellikle ve özellikle" Kibariye'nin söylediği "Eller kadir kıymet bilmiyor, anne senin kadar kimse sevmiyor anne" şarkısında için için ağlardın öyle çok ağlardın ki o şarkıyı duyduğumuz yerde kapatırdık. Kasetini bile saklamıştım açıp dinleyip üzülmeyesin diye. Kim bilir içinde ne fırtınalar kopuyordu o anlar. Anımsıyorum.

Sonra bir gün, ansızın fenalaştın, doktorlara gidildi, kanser dediler. Sonra ameliyat dediler. Ameliyat oldun. İyileşecek dedi, doktorlar, iyileşemedin.

"Görebilir miyim" demiştim doktora son gecende. "Nasıl olacak?" bir de "İyi olacak" demişti doktor. Ama o gece eve gitmemizi söyledi. Ben kaldım. Gece dörttü. Yağmur yağıyordu. Hastane koridorlarında volta atıyordum. Dışarı çıktım sigara içmeye. Derken telefona bakan çocuk, beni çağırdı resepsiyondan. "Doktor acil seni istiyor" dedi. Koştum dört kat. "Üzgünüm, kaybettik annenizi" dedi doktor hanım. Ne kolay söyledi. O gün dünya başıma yıkıldı. Bütün kemiklerim kırıldı. Seni toprağa verirken o çukura indiğim an. Tek düşüncem, "nasıl yatacaksın burada, üşür müsün" acaba idi. Sonra üstünü örttük topraklarla. "Nefes alamaz ki annem dedim!"

İnsanlar benden gözlerini kaçırdılar.

Sonra çiçek oldun, bahar oldun, güneş oldun, toprak oldun.. Sonra ırmakların kıyısına gittin, bin bir türlü çiçeklerin açtığı yere, deniz kıyılarına. Cennetti değil mi gittiğin yer? Hani masmavi her yanı, okyanuslar, gök kuşağı, çiçekler, ırmaklar, şelaleler, yemyeşil ovalar, mutlu insanların olduğu yer, değil mi?

Bugünü hiç unutmadım. Dallarında çiçekler açacak yine, güneş yüzüne vuracak, yağmurlar öpecek alnından. Gülümsediğini hissedeceğim ve o çok önceden bana dua et emi yavrum bana dediğini. Edeceğim.

Her gece seninle konuştum. Duydun mu? Beni duydun mu anacığım? Ben seni duymuyorum, duyamıyorum. Rüyalarımda bile görmüyorum. Şimdi hayal oldun sen, düş. Çok uzakta bir düş! Ne görüyorum ne ölüyorum...

Ama buluşabilirsek, anlatacağım çok şey var, o zamana dek rahat uyu meleğim, güzel anneciğim canımdan daha çok sevdiğim..

Mümkün olabilirse; bir çocuğum olduğunda. O'nu başucuna getireceğim ve o dünya tatlısına o gün: "Benim annem, bir melekti yavrum diyeceğim."

8 Mayıs 2016 Pazar

Benim Annem, Bir Melekti Yavrum..



Beni kolay doğurmamışsın benim güzel annem, hep öyle derdin, hem ebe filan gelmiş ters dönmüşüm bu yalan dünyaya gelmemek için epey zorlamışım seni, hastane filan hak getire, ne sıkıntı çekmişsin, anlattığında tuhaf olurdum, olur kızarır bozarırdım, üzülürdüm hatta neden sana böyle acılar çektirdim diye....

Sonrasında sütten kesilmen uzun sürdü derdin. Konusu açıldığında, daha dünyaya gelmeden sana ne zorluklar çektirdiğimi düşünürdüm. Boynu bükük ve mahçup bir sızı orası.

Beş yaşındaydım. İstanbul'da tarihin en yoğun kar yağışı yaşanmıştı. Çocuktum sonuçta, yaşıtlarım sokaktaydı. Ben de çıkmak istiyordum. Ama "yavrum üşürsün, olmaz bugün" demiştin.

Pencereden arkadaşlarımı izlemiş, dışarı çıkamamış sana küsmüştüm. Ama o gün canını dişine taktın bana kalın mavi renkli hemde önünde kardan adam figürü olan bir kazak ve eldiven diktin. O gün dışarı salmadığın için küs olan ben, ertesi gün doyasıya kartopu savaşı yapmıştım arkadaşlarımla. Hem sıcacık kazağım ve eldivenlerim vardı. Çok mutlu etmiştin beni...

Okula başlayacaktım. Artık yedi yaşındaydım. Ama korkuyor ve çekiniyordum insanların arasına karışmaktan! Ortama adapte olamayacağımı anladın. Annelik içgüdüsü! Öğretmenimden izin alarak benimle birlikte aynı sırada oturdun. Günlerce. Sonra alıştım. Karıştım hayata..

Kimliğimi yenilediğimiz günü anımsıyor musun? Lise yıllarıydı,hani düğüne gider gibi briyantin sürmüş, süslenip püslenmiş yeni aldığın gömleğimi giymiştim..

Zaten sakalım da çıkıyordu, mahalledeki stüdyo tuğba tanıdıktı üç beş kuruş indirim yapar ümidiyle oraya gitmiştik.Geçenlerde kimliğimi yenilemeye gittiğimde anımsadım, çekindiğim resme baktım hafif seyrelmiş saçlar, kesilmekten bıkmış sakalım ve birkaç beyaz saç. Milyonlarca yıl geçmiş gibiydi. Nüfus suretime göz atarken bir şey dikkatimi çekti..Anne adı karşısında sen vardın.

Lise dönemimde bir de sokağımızın en güzel kızına sevdalanmıştım. Bilirdin benim, içe dönük sıkılgan ve kırılgan hallerimi. O kızı çok sevmiştim. Ona karşı beslendiğim ve büyüttüğüm her ne varsa biliyordun ve görevinin yaşayacağım hayal kırıklığıma karşı beni dik tutmak olduğunu da. Kırıldım kalbimden, tam orta yerimden, beni hayata yine sen döndürdün.

Askere gittim. Ki beni tanıyordun. Hayata karşı inanılmaz yaralı biriydim, zor bir çocuktum. Beni her hafta ziyarete geldin. Memleketin doğusu, batısı fark etmedi. Senle birlikte askerlik yaptım nerdeyse. Komutanımla tartıştığını anımsıyorum. Bir gün komutanım sudan sebepten bana bir fiske vurmuştu da telefonda hesap sormuştun. "Ne oldu, yavrum çabuk söyle, yıkarım başlarına askeriyeyi" diyerek. Ben hala dünkü toy çocuk "Annem, komutan bir kaç fiske vurdu sadece mühim bir şey yok" demiştim. Sabahına damladın. Komutana fırça attın! Sayende evci iznine çıkarıldım. Sayende sana özlemimi giderdim, bir nebze..

Askerden döndüm, tek hayalindi evlenip yuva kurmam. "Torunumu alayım kucağıma başka ne isterim ki, mutluluğunuzdan başka" derdin. Bir kız arkadaşım olmuştu, ilişkimiz çok güzeldi, iş ciddiye bindi sonra seni, sonra her şeyi hiçe sayarak aşka kapıldığımı gördün. Frenlemek istedin, zira bir şeyler yanlış gidiyordu. "Seviyorum, karışma anne" dedim. "Sen ne anlarsın ki?" Mağrur olmak büyük yalan. Terk edildim. Sonunda sen haklı çıktın. Ben yanıldım. Ama onca hatama rağmen "Olsun yavrum; hayatı böyle öğreneceksin işte" dedin. Yaralarımı sardın.

O günlerin ertesinde Boğaz'a gitmiş, gezmiş yemek yemiştik. Bu bile seni çok mutlu etmişti. Bir daha seni oralara götürmedim. Götüremedim. Sonra hastalığımda baş ucumdan ayrılmadın Aşktan yana hayal kırıklıklarımda omzun hazırdı daima. Bana çok iyi baktın. Ama ben...

Babam iflas etmişti. Çorba, soğan ekmekle uzun bir müddet geçinmeye çalıştığımızda, ailemizi ayakta tuttun. Sanki saraylara layık sofralarmış gibi sundun bizlere yemekleri, hiç fark etmedik. Sıkıntılarımızı. İçip unutmaya çalıştığım dönemlerdi yaralarımı. Kötü bir yoldaydım ama sen bana yine kıyamadın. Herkesten gizli, cebinde yirmi lira varsa. Onunu bana verirdin. Kalanıyla pazara giderdin.

Yirmi beşimdeydim. Işıltılı gecelere kaptırmıştım kendimi. Yüzünü görmüyordum bile günlerce. Eve uğradığımda, "Özledim seni yavrum, nerede kaldın gözüm yollardaydı" derdin. "Offf sıkma beni, tamam anne anladım, unut beni, artık böyle" derdim. "Büyüdüm ben artık. Alış" bir de. Oysa hiç büyüyemedim.

Alışırmış gibi yaptın.

Ailemiz ne sıkıntı çektiyse ya da nasıl güzel günler geçirebildiyse onda dokuz buçuğu sayendeydi. Namazında, duandaydın. Evimiz mevlütlerden geçilmezdi. İzdiham olurdu her düzenlediğin merasim. Sorduğumda," Oğlum bir gün biz de geçip gideceğiz dünyadan, sakın dualarını o zaman eksik etme olur mu?" derdin.

Anneni erken yaşta kaybettiğin için, "özellikle ve özellikle" Kibariye'nin söylediği "Eller kadir kıymet bilmiyor, anne senin kadar kimse sevmiyor anne" şarkısında için için ağlardın öyle çok ağlardın ki o şarkıyı duyduğumuz yerde kapatırdık. Kasetini bile saklamıştım açıp dinleyip üzülmeyesin diye. Kim bilir içinde ne fırtınalar kopuyordu o anlar. Anımsıyorum. Hep bir torun sevmek istedin. Ama olmadı anne...

Sonra bir gün, ansızın fenalaştın, doktorlara gidildi, kanser dediler. Sonra ameliyat dediler. Ameliyat oldun. İyileşecek dedi, doktorlar, iyileşemedin. Mazide kalan o günleri anımsıyorum da şimdi..

Bir akşam salonda televizyon izliyordum. Herkes uyumuştu. Paaat diye bir ses geldi odandan. Koşarak içeri girdim. yatağından düşmüştün. Çok kilo vermiştin günler boyunca. "Artık hiç bir yerim tutmuyor yavrum, özür dilerim" demiştin. "Anacığım asıl beni affet, ben özür dilerim bir şey yapamıyorum" diye demiştim...
Zira doktorlar bütün müdahaleleri yapmıştı ve eve göndermişlerdi. Bir gün fenalaştın. O gün ambulans geldiğinde, bakışlarını unutamam. Son kez baktın hayatının geçtiği, bizi büyüttüğün evimize sanki...

Sonra hastaneye kaldırdık. "Görebilir miyim" demiştim doktora. Ve "Nasıl olacak?" "İyi olacak" demişti doktor. Ama o gece eve gitmemizi söyledi. Ben kaldım. Gece dörttü. Yağmur yağıyordu. Hastane koridorlarında volta atıyordum. Dışarı çıktım sigara içmeye. Derken telefona bakan çocuk, beni çağırdı resepsiyondan. "Doktor acil seni istiyor" dedi. Koştum dört kat. "Üzgünüm, kaybettik annenizi" dedi doktor hanım. Ne kolay söyledi. O gün dünya başıma, bütün galaksiyle birlikte yıkıldı. Seni toprağa verirken son görevimizde ebedi istirahatgahına, o çukura indim. Tek düşüncem, "nasıl yatacaksın burada, üşür müsün" acaba idi. Sonra üstünü örttük topraklarla. "Nefes alamaz ki annem dedim!"

İnsanlar benden gözlerini kaçırdılar.

Sonra çiçek oldun, bahar oldun, güneş oldun, toprak oldun.. Sonra ırmakların kıyısına gittin, bin bir türlü çiçeklerin açtığı yere, deniz kıyılarına. Cennetti değil mi gittiğin yer; hani masmavi her yanı, okyanuslar, gök kuşağı, çiçekler, ırmaklar, şelaleler, yemyeşil ovalar, mutlu insanların olduğu yer, değil mi?

Bugün hiç unutmadan seni anımsadım. Dallarında çiçekler açacak yine, güneş yüzüne vuracak, yağmurlar öpecek alnından. Gülümsediğini hissedeceğim ve o çok önceden bana dua et emi yavrum bana dediğini. Edeceğim yine anne. Daha önce de her gün her gece de ettim. Sonra seninle konuştum. Duydun mu? Beni duydun mu anacığım? Ben seni duymuyorum, duyamıyorum. Rüyalarımda bile görmüyorum. Şimdi hayal oldun sen, düş. Çok uzakta bir düş! Ne görüyorum ne ölüyorum...

Ama bil ki, seni çok özlüyorum. Vasiyetini yerine getirmeye çalışıyorum şimdi.. "Sen çok büyük işler başaracaksın oğlum inanıyorum sana!" deyişin sağır ediyor kulaklarımı..Bir kaç adım yol alsam da sensiz hep çamura saplanıyorum! Çok geç bunu söylemek belki. İyi ki annem oldun. Ah özür dilerim. Elini öpemedim. Hayatımda bayramlar haricinde pek öpememiştim zaten.

Affet. Ellerinin sıcağının, saçlarının kokusunun yerini tutar mı? Ah anacım! Üzdüm ise, ki çok üzdüm seni ne olur beni bağışla. Sen yaşarken, layıkıyla bu günü her gün gibi kutlayamadıysam bağışla. Mekanın cennet olsun diye yalvarıyorum Allah'a. Benim bir parça sevabım varsa anneme yaz diye. Hem Zeki Müren'in dediği gibi be anne; "Geceler sensiz çok soğuk ve karanlık!"

Ama buluşabilirsek, anlatacağım çok şey var, o zamana dek rahat uyu meleğim, güzel anneciğim canımdan daha çok sevdiğim..Geleceğe dair bir şey için yaşıyorum sadece. Yanına ilk geldiğimde yine fısıldayacağım..

Mümkün olabilirse; bir çocuğum olduğunda. O'nu başucuna getireceğim ve o dünya tatlısına o gün: "Benim annem, bir melekti yavrum diyeceğim."

15 Aralık 2015 Salı

"Belki de kendimle konuşuyorum. Bu bir düş."

Hayatta bir tek babam var. Annemi kaybedeli 7 yıl oluyor neredeyse. Uzun zaman sonra baba oğul gibi vakit geçirdik, benim ilk kahramanımla geçen gün. Akşam kendi evime ve kendi yaşantıma döndüğümde bugünün ne kadar değerli olduğunu hissettim. Avuçlarımdan kum tanesi gibi kayan senelerde neredeymişim ki ben?

Kadınlar tanıdım. Kadınları terk ettim. Kadınlar beni uçurumdan aşağı ittiler. Kendimi yükseklerden aşağı bıraktım sonra.

İyi işlerde çalıştım. Güzel paralar kazandım. Bi güzel harcadım. Klas mekanlarda eğlendim izbe salaş yerlerde süründüm. Beş parasız ve aylar boyu işsiz kaldım sonra. Eve çok zaman uğramadan geçti kimi günler rahmetli annem “gece bir iki fark etmez hep camda seni beklerdim” derdi. Bazen evden odamdan dışarı adım atmadım. Kadehlerde dindirmeye çalıştım içimdeki huzursuzluğu. Yalnızlığıma çare aradım, kimsesizliğime. Tavanı seyretmekten bıktıktan bir müddet sonra anamın karnındaki gibi uyudum geceleri dizlerimi karnıma çekip yan tarafıma döndüm ve duvarlara fısıldadım. Duvarlarla konuştum. İçtim dağıttım kimi gece halıda uyudum sızıp sızıp. Kendime günlerce gelemedim. Kendime gelmeyi hiç istemedim bir vakit. Kayboldu ruhum.

Bir sürü kitap okudum. Şehirler gezdim. Sabah ilk uçakla kaçıp bu kalabalık şehirden bilmediğim uzak bir vilayetin sokaklarını arşınladım. Akşama son uçaktan ayırttım yerimi. Kimi zaman otobüs bileti kestirdim dönüşü olmayan yollara. Kendimi dinledim yolculuklar boyunca şarkılar işittim. Çok terk edildim, sürekli başarısızlıklar yaşadıkça kendimden sıkıldım.

Adını artık anımsamadığım kadınlarla seviştim. Tenlerinin kokusunu unuttuğumun üzerinden bin yıl geçti belki. Sonra yağmurlar yağdı hiç durmaksızın, ben de ıslak caddelerde yürüdüm kendimden uzakta. Koştum anlamsızca denize sıfır kıyı sahillerin uzantısında.

Güzel yalanlar söyledim. Doğruları söyledikçe bi bok olmadığını gördüm söylememek için, kendimle çok mücadele ettim ama. Cebimde beş kuruş yokken şehri boydan boya dolaştım. Parklarda uyudum. Bir kaç hadiseye karıştım. Burnum kırıldı. Kalbim kırıldı. Uzağı iyi görmeyen gözlerim ile silah elimde atış talimleri yaptım ordu içinde daha seçkin olanların arasına seçildim. Askerlikten nefret ettim. Benim nöbetimi devrettiğim çocuk nöbette intihar etti. Kendimden nefret ettim. Ağladım. Gözyaşlarımın tadına baktım sessiz ağlayıp kimse duymasın diye dudaklarımı ısırdıkça.

Bir kaç şehir hiç bitmeyen yolculuklar sığdırdım ömrümün bir kaç yılına. Yönetici oldum, garson oldum yerleri paspasladım. Gocunmadım. Dize kadar karda, kırk bir derece ateşle çıplak halde, boş arazide karlarda yattım. Üşüdüm ruhumla beraber.

Ama sabaha yaklaşırken en sevdiğim anlardı geceler. Çünkü en sessiz zamanıydı karanlığın o sayede duyabildim vicdanımın çığlıklarını, keşkelerimle pişmanlıklarımın çırpınışlarını. Keşke bazı günler hiç geçmeseydi bazı sabahlar da hiç olmasaydı diye hayıflandım o alacakarartılarda.

Ama geçti.

Demirden raylar gibiymiş meğer insan. Zaman da son hızla hareket eden bir tren. Üzerimizden geçen geçerken bizi ezen.

Şimdi saat gece. Yarın erken kalkmalı uykum yok. Belki saçmalıyor olabilirim lakin yüküm ağır. Belki de kendimle konuşuyorum. Bu bir düş.

12 Mayıs 2013 Pazar

Benim Annem Bir Melekti Yavrum

Anneler Günü'ne dair...

Beni kolay doğurmamışsın hep öyle derdin, doğru ya senin gözünde hala o küçük çocuğundum. Hemde ebe filan gelmiş ters dönmüşüm bu yalan dünyaya gelmemek için epey zorlamışım seni, hastane filan hak getire seksenli yılların başı...

Sonrasında sütten kesilmen uzun sürdü diyerek hissettirmeden sana ne zorluklar çektirdiğimi kendi meleğimsi dilinde ifade ettin..

Beş yaşındaydım. İstanbul'da tarihin en yoğun kar yağışı yaşanmıştı. Çocuktum sonuçta, yaşıtlarım sokaktaydı. Ben de çıkmak istiyordum. Ama "yavrum üşürsün, olmaz bugün" demiştin. Pencereden arkadaşlarımı izlemiş, dışarı çıkamamış sana küsmüştüm. Ama o gün canını dişine taktın bana kalın mavi renkli hemde önünde kardan adam figürü olan bir kazak ve eldiven diktin. O gün dışarı salmadığın için küs olan ben, ertesi gün doyasıya kartopu savaşı yapmıştım arkadaşlarımla. Hem sıcacık kazağım ve eldivenlerim vardı. Çok mutlu etmiştin beni...

Okula başlayacaktım. Artık yedi yaşındaydım. Ama korkuyor ve çekiniyordum! Ortama, adapte olamayacağımı anladın. Annelik içgüdüsü! Öğretmenimden izin alarak benimle birlikte aynı sırada oturdun. Aylarca. Sabah öğlen akşam fark etmiyordu üçüncü sınıfın sonuna dek beni okula götürdün.

Lise dönemimdi, sokağımızın en güzel kızına sevdalanmıştım. Bilirdin benim, içe dönük sıkılgan ve kırılgan hallerimi. Onu çok sevmiştim. Ona karşı beslendiğim ve büyüttüğüm her ne varsa biliyordun ve görevinin yaşayacağım hayal kırıklığıma karşı beni dik tutmak olduğunu da...

Askere gittim. Ki beni tanıyordun. Hayata karşı inanılmaz kırılgan biriydim, zor bir çocuktum. Beni her hafta ziyarete geldin. Ankara'sı doğusu, batısı fark etmedi. Senle birlikte askerlik yaptım nerdeyse. Komutanımla tartıştığını anımsıyorum. Bir gün komutanım sudan sebepten beni dövmüştü de, telefonda sesim mutsuz ve üzgündü seninle konuşurken . "Ne oldu, yavrum çabuk söyle, yıkarım başlarına askeriyeyi" demiştin. Ben hala dünkü çocuk; "Anneciğim, komutan bir kaç fıske vurdu demiştim." Sabahına damladın. Komutanı haşladın! Sayende evci iznine çıkarıldım.

Askerden döndüm, tek hayalindi evlenip yuva kurmam. "Torunumu alayım kucağıma başka ne isterim ki, mutluluğunuzdan başka" derdin. Bir kız arkadaşım olmuştu, İş ciddiye bindi, sonra seni, evimizi her şeyi hiçe sayarak adeta onların çocuğu gibi yaptıklarımı ve aşka kapıldığımı gördün.. Frenlemek istedin, zira bir şeyler yanlış gidiyordu. "Seviyorum, karışma anne" dedim. terk edildim. Sonunda sen haklı çıktın. Ben yanıldım. Ama onca hatama rağmen "olsun yavrum; hayatı böyle öğreneceksin işte" dedin. Yaralarımı sardın.

O günlerin ertesinde Boğaz'a gitmiş, yemek yemiş gezmiştik. Bu bile seni çok mutlu etmişti. Bir daha seni oralara götürmedim. Sonra hastalığımda baş ucumdan ayrılmadın, önceki ve sonrakilerde de olduğu gibi. Aşktan yana hayal kırıklıklarımda omzun hazırdı daima.

Babam iflas etmişti. Çorba, zeytin, soğan ekmekle uzun bir müddet geçinmeye çalıştığımızda, ailemizi ayakta tuttun. Sanki saraylara layık sofralarmış gibi sundun bizlere yemekleri, hiç fark etmedik. Sıkıntılarımızı. İçip unutmaya çalıştığım dönemlerdi yaralarımı. Hastaydım. Herkesten gizli, cebinde yirmi lira varsa. On beşini içki alayım diye bana verirdin. Kalanıyla pazara giderdin.

Yirmi beşimdeydim. Gecelere, ortamlara, kadınlara kaptırmıştım kendimi. Yüzünü görmüyordum bile günlerce. Eve uğradığımda, "özledim seni yavrum, nerede kaldın gözüm yollardaydı" derdin. "Tamam anne anladık" derdim." Büyüdüm ben artık. Alış"

Alışırmış gibi yaptın.

Ailemiz ne sıkıntı çektiyse ya da nasıl güzel günler geçirebildiyse onda dokuz buçuğu sayendeydi. Namazında, duandaydın. Evimiz mevlütlerden geçilmezdi. İzdiham olurdu her düzenlediğin merasim. Sorduğumda," oğlum bir gün biz de geçip gideceğiz dünyadan, sakın dualarını o zaman eksik etme olur mu" derdin. Anneni erken yaşta kaybettiğin için, "özellikle ve özellikle" Kibariye'nin söylediği "Eller kadir kıymet bilmiyor, Anne" şarkısında için için ağlardın, çok ağlardın diye o şarkıyı duyduğumuz yerde kapatırdık. Kasetini bile saklamıştım açıp dinleyip üzülmeyesin diye.

Hep bir torun sevmek istedin. Olmadı.

Sonra bir gün, ansızın fenalaştın, doktorlara gidildi, kanser dediler. Sonra ameliyat dediler. Ameliyat oldun. İyileşecek dedi, doktorlar, kötüleştin...

Bir akşam salonda televizyon izliyordum. Herkes uyumuştu. Paaat diye bir ses geldi odandan. Koşarak içeri girdim. yatağından düşmüştün. Çok kilo vermiştin günler boyunca. "Artık hiç bir yerim tutmuyor yavrum, özür dilerim" demiştin. "Anacığım asıl beni affet, ben özür dilerim bir şey yapamıyorum" diye demiştim...

Zira doktorlar bütün müdahaleleri yapmıştı ve eve göndermişlerdi. Bir gün fenalaştın. O gün ambulans geldiğinde, bakışlarını unutamam. Son kez baktın hayatının geçtiği, bizi büyüttüğün evimize sanki...

Sonra hastaneye kaldırdık. "Görebilir miyim" demiştim doktora. "Nasıl olacak?" "İyi olacak" demişti doktor. Ama o gece eve gitmemizi söyledi. Ben kaldım. Gece dörttü. Yağmur yağıyordu. Hastane koridorlarında volta atıyordum. Dışarı çıktım sigara içmeye. Derken telefona bakan çocuk, beni çağırdı resepsiyondan. "Doktor acil seni istiyor" dedi. Koştum dört kat. "Üzgünüm, kaybettik annenizi" dedi doktor hanım. Ne kolay söyledi. O gün dünya başıma, bütün gezegenlerle birlikte yıkıldı. Seni toprağa verirken son görevimizde ebedi istirahatgahına, o çukura indim. Tek düşüncem, "nasıl yatacaksın burada, üşür müsün" acaba idi. Sonra üstünü örttük topraklarla. "Nefes alamaz ki annem dedim"İnsanlar benden gözlerini kaçırdılar.

Sonra çiçek oldun, bahar oldun, güneş oldun, deniz oldun. Sonra ırmakların kıyısına gittin, bin bir türlü çiçeklerin açtığı yere, deniz kıyılarına. Cennetti değil mi gittiğin yer; hani masmavi her yanı, okyanuslar, gök kuşağı, çiçekler, ırmaklar, şelaleler, yemyeşil ovalar, mutlu insanların olduğu yer, değil mi?

Bugün Anneler günüydü. Dallarında çiçekler açmıştı, güneş yüzüne vuruyordu, gülümsediğini hissettim ve o çok önceden bana dua et emi yavrum bana dediğini. Ettim anne. Ettim. Sonra seninle konuştum. Duydun mu? Beni duydun mu anacığım? Ben seni duymuyorum, duyamıyorum. Rüyalarımda bile görmüyorum. Şimdi hayal oldun sen, düş. Çok uzakta bir düş!

Ama bil ki, seni çok özlüyorum. Anneler Günün tekrar kutlu olsun. Elini öpemedim. Hayatımda bayramlar haricinde pek öpememiştim zaten. Ama bu gün mezar taşını öptüm. Affet. Beni bağışla anneciğim. Üzdümse seni bağışla. Sen yaşarken, layıkıyla bu günü her gün gibi kutlayamadıysam bağışla.

Mekanın tekrar cennet olsun. Buluşabilirsek, anlatacağım çok şey var, rahat uyu meleğim. Geleceğe dair bir şey saklıyorum sadece. Kulağına bugün de fısıldadım. Tanrı yazdıysa ve hala mümkün olabilirse; bir çocuğum olduğunda..

Aklı erdiği zaman ona, "Benim annem, bir melekti yavrum diyeceğim."

ÖDÇ

1 Mart 2013 Cuma

"Müslüm Gürses'e dair bir hatıram"

Müslüm Gürses'e dair, haber kaynakları ve sosyal platformlarda önce 'vefat etti' sonra da 'durumu kritik, ağır'; 'yoğun bakım ünitesinde makineye bağlı yaşatılıyor' diye haberleri görünce çok eskilere gittim birden, çocukluk yıllarıma...

İki ayrı ve tek katlı evin aynı bahçeye çıktığı bir yerde geçti benim çocukluğum. Hafızam kuvvetlidir. Okul öncesi hayal meyal olsa da o çamurdan üst başımızın battığı, misket, gazoz kapakları ve futbol oynadığımız sokağın tadını yeniden anımsadım. Topun peşinde koşarken dönemin meşhur yetenekli futbolcu isimlerini takardık biz kendimize, genelde ben Prekazi olurdum, o yıllardaki en iyi çocukluk arkadaşım ise Tanju Çolak. Arka sokağın çocuklarıyla maç alır gün boyu top peşinde koşardık: Kan ter içinde kalana dek, yorulmak bilmezdik dahası camları kırardık sokağın evlerinden herhangi birinin. Onlar da annenize şikayet edeceğim sizi diye çıkışırlar, topumuzu keserlerdi. Ama vazgeçmezdik oynamaktan...

O yıllar, benim kahramanlarım vardı. SuperMan, Tenten, RedKit, Robinson Crusoe ve şimdilerde Karadayı'yı izleyenlerin bileceği; dizinin Mahir Kara'sının olduğu gibi semtin en fiyakalı ağır abisi Amcam. Babam koymuş adını. Ayhan Işık'mış babamın gençliğinin kahramanı da. İlkokula gittiğim dönemlerdi. Okuldan eve geldiğimde en büyük zevkim, aynı bahçedeki diğer evin yani, dedemlerle amcamın kaldığı tek katlı evin terasında güvercin uçurmaktı. Amcam el sanatlarında meziyetli birisiydi. Güvercinler için özel bir kümes yapmıştı. Beyaz, paçalı başta olmak üzre değişik değişik isimler verdiğimiz güvercinleri dışarı salar, uçmalarını, takla atmalarını ve tekrar yuvalarına dönmelerini keyifle izlerdik.

O yıllar, amcam evde olduğunda; teybin sesini açarak müzik dinlerdi. Ve ağır, ağdalı, acılı şarkılar pencereden bahçeyi ve sokağımızı kaplardı. Cüzdanında resimlerini ve çıkartmalarını taşıdığı o şarkıların sahibi Müslüm Gürses'ti. Gürses, "Kaç kadeh kırıldığını soruyor, yıkılsın minareler açılsın meyhaneleri söylüyor, adını sen koy diyor, esrarlı gözleri anıyor ve amcamın o tarihlerdeki aşk acılarını sarmaya yardımcı oluyordu.

İlk o zaman tanıştığım, o acılı, insanın içini sızlatan ve amcamın damar saatlerine eşlik eden Gürses'i hayatımın kötü giden, acı çektiğim dönemlerinde dinleyip şarkılarını bende yaralarıma pansuman niyetine sarmaya çalışmıştım..

Anımsadığım bu çoculuk hatırasından sonra bugün Müslüm Gürses yoğun bakım ünitesinde makineye bağlı ve durumu kritik ağırlaşıyor denince bir başka hüzünlü ana geçiş yaptı hafsalam. Bir kaç yıl önce; annem sağlığını birden bire kaybedince hastaneler, ameliyat ve sonrası vefatına kadar olan bir süreci yaşadık. Son günü, Özel Medic'ana' hastanesinde geçti. Oraya kaldırıldığında, umutlarımız vardı. Hatta bir gün öncesi ailece ziyarete gittik. Hepimizi almadılar ama doktorlar, yoğun bakım ünitesinde, makineye bağlı yaşam desteği sağlıyoruz durumu iyiye gidiyor açıklaması yapmışlardı. Bir gün sonra evde duramadım ve hastanede olmam gerektiğini düşünüp tek başıma hastaneye gittiğimin gecesinde kaybettik annemi. Yaşam destek ünitesinin yalnızca bir gün yaşatabilmesi aklıma geldikçe; orada doktorların nasıl yardımcı olup olmadığını kendileri ve Tanrı biliyor artık.

İyi ya da kötü yaşamın içinde olan bir gerçek, ölüm. Hiç ölmeyecekmiş sanıyoruz. Gençlik yıllarının sonsuz, bitmek bilmeyen enerjisi de bir gün tükeniyor. Yakınlarımızın başına gelince daha acıyor canımız, hepsi bu. Önemli olan aslında yaşam denen kısacık ömürde neler yaptığı, geriye neler bıraktığı değil mi insanın, sadece.

Bize, hayatın meşgul tonu hiç bitmez gibi görünüyorsa da belki de; bugün cuma vaazında hocanın dediği gibi...

"Bizler dünya işleriyle meşgul olurken; unutuyoruz hayatın gerçeklerinden birini, ölmeyi. Unutmayalım ki, şuan ebedi uykusunda olanlar yani bizden evvel yaşayanlar da; dünya işleriyle meşgul olmuşlar ve hiç ölmeyeceklerini sanmışlardı."

ÖDÇ

4 Ocak 2013 Cuma

Huzur İçinde Yat, Meleğim...


Toprak kokuyorum bugün, biraz da börtü böcek. En zor zamanlarımda dizlerine yaslardım ya başımı, aynısını yaptım yine. Senle konuşmayı çok özlemişim anne.

Sana her gelişim, şehirler arası yolculuklar gibi.
Yanına, masalına, masallar diyarına geliyorum.

Seninle konuşmayı, susmayı, gülümsemeyi, ağlamayı özlemişim. Kokunu ayrıca; çiçeklerin açmıştı görmeyeli değişmişsin. Keder dilimi hayatın kesikleriyle dikmiş sanırım, duaları unutmuşum. Sana ulaşmanın, haber yollamanın tek yolunu..

Kimliğimi yenilediğimiz günü anımsıyor musun...

Lise yıllarıydı, hani düğüne gider gibi briyantin sürmüş, süslenip püslenmiş, yeni aldığın gömleğimi giymiştim. Yeni yeni sakalım çıkıyordu, mahalledeki stüdyo tuğba tanıdıktı üç beş kuruş indirim yapar ümidiyle oraya gitmiştik...

Sen öğretmiştin, fiyat kırdırmayı, pazarlık yapmayı.

Geçenlerde kimliğimi yenilemeye gittiğimde anımsadım, çekindiğim resme baktım hafif seyrelmiş saçlar, kesilmekten bıkmış sakalım ve birkaç beyaz saç...

Kimliksiz yazıyordu suretimde. Acıdan kaybolduğum bunca yıl, bir türlü haber alamadım kendimden. O günün üzerinden milyonlarca yıl geçmiş gibiydi.

Daha birkaç yıl evvel ilgili kurumlar yaşamadığına dair evraklar istemişlerdi oysa. Çok yağmur vardı. Tek başımaydım. Hastane kapısı. Ben aynı dejavuyu yaşayıp duruyorum. Ne garip. Ve o gece doktorun beni yoğun bakıma çağırdığı vakitte, durdu saatler. Ne kolay söylemişti.

"-Anneni kaybettik" diye.

Şimdi kimse hatırlamıyor, ateş düştüğü yeri sürekli harlayarak yakıyor.Kıskandım ama seni, otobana çıkan deniz manzaralı yerdeydin, deniz kokuyordun.

Benden, bizden daha şanslı olduğunu düşündüm, içimde buruk bi sevinç. Hemen topraklarından bir tutam ceplerime doldurdum, çocukken bayramda doldurduğum şekerlerin heyecanı vardı üzerimde..

Simitlere martı atmak, sağanak güneşli havalarda yürümeye benziyordu...

Sen dolduruyordum bir parça !
Hatta çocukluğuma dönmek istedim. Oracıkta kenarında, kıyında yer aç yanına uzanayım demek geçti içimden. Bütün gün gök yüzünü seyrederdik, komşularınla tanıştırırdın....

Yıldızlardan en parlağını kim seçecek oynardık...

Ölenle ölünmüyor, çevrene bak annesiz, babasız ne çok insan var diyenlere bunu haber vermeliydim...

Beni duyuyordun biliyorum ama ben seni duyamıyordum, kulaklarıma çiviler sokasım geldi tıkandıysa açılsınlar istedim. Seni o günden sonra hiç duyamadım anne. Yolumu, yönümü, mutluluğumu, ben ne hata yapsam affedişini kaybettim...

Kimse bu hayatta, affetmiyor artık anne.

Hem sen öylece uzanmışken başucunda seni seyrettim. Mışıl mışıl uyuduğunu. Seni çok özledim demek istedim. Diyemedim. Sana baktım, göz göze gelir gibi olduk. Gelemedim.

Hatıralar geçti gözlerimden, Oğlum deyişinden. Sesin nasıldı. Anne. Sesin. Kokun. Zaman onca şeyi alıp götürüyor benden. Ama biliyor musun, gece yastığa başımı koyunca anılarımız geliyor aklıma. Onlar, belleğimdeki en güzel seyirlik anne.

Vasiyetini yerine getirmeye çalışıyorum bense. Hala getiremedim. "Adam ol herkes görsün, çok başarılı olacaksın ben eminim oğlum."

Beni bilirsin. Senelerce gururu musluk gibi kanamakta olan bir adamdım. Ama inatçıyım. Senin oğlunum. Pes etmem. Etmeyeceğim.

Hem, az kaldı değil mi anne kavuşmamıza...

Gerçi, benim günahkar ruhumla, seni bir daha görebilme ihtimalim bu yalan dünyadan bakınca, imkansız görünüyor.

Olur da, bir daha karşılaşırsak, yüzümü eğmeden duracağım karşında. Bak, diyeceğim, kimse inanmazken, sen inanmıştın, herkes terk ederken, sen yanımdaydın.

Tuttum, ölmek pahasına olsa da.
Sözümü tuttum anne.

05.01.09
4.Senen. Huzur İçinde Yat Meleğim.

ÖDÇ