Kitap Sözleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Sözleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Temmuz 2018 Pazartesi
Distopya
"Hafif acıları anlatırım, derin acılar bana kalsın." cümlesi beni anlatır bütün iç organlarıyla. Bir şarkı da buna eş anlam olarak "Dertler derya olmuş, bende bir sandal, devrilip batmışım, boğulmuşum ben." der. Distopyam budur.
29 Temmuz 2018 Pazar
29 Temmuz 1989
1989 senesi o tarihe tanıklık edenler için; çok zorlukla dolu geçen bir yıl olarak daha sonra hafızalarının tozlu raflarındaki yerini alacaktı. Neler olmamıştı ki; Samsunspor kafilesi, Malatyaspor ile yapacakları lig maçı için çıktığı otobüs yolculuğunda ciddi bir kaza geçirmiş, kazada teknik direktörünü ve 3 oyuncusunu kaybetmişti.
Türkiye güzeli Meltem Hakarar, Moskova'da düzenlenen Uluslararası Güzellik Yarışması'nda birinci olmuş, o sırada SSCB orduları, Afganistan'dan tamamen çekilmişti. Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in başvurusu üzerine, "Üniversitelerde bayan öğrencilerin baş örtüsü takmalarına izin veren" yasal düzenlemeyi iptal etmiş, memlekette bu nedenden büyük protestolar meydana gelmişti. O protestolardan çok sonra başa gelecek bir hükümet tüm bu yapılanların intikamını kan kusturarak alacaktı.
Galatasaray, cezası nedeniyle, Almanya'nın Köln şehrinde oynadığı Şampiyon Kulüpler Kupası çeyrek finalinde ilk maçı Monaco'da 1-0 kazanmış, rövanş maçında Monaco ile 1-1 berabere kalarak yarı finale çıkmıştı. Sokaklara dökülmüştük elimizdeki bayraklarla. Anımsıyorum da muhteşem bir başarıydı. O sıralar Çin Halk Cumhuriyeti'nde devam eden Tiananmen Meydanı Protestoları'nda 3000'e yakın insanın öldürüldüğü, Romanya Başbakanı Çavuşesku ve eşi Elena'nın, insanlığa karşı suç işlemelerinden dolayı suçlu bulunduğu ve kurşuna dizilerek idam edildiği haberleri televizyon ve gazetelerden bildiriliyordu.
O dönemde bir çok diziye de konu olacak Bulgaristan'daki asimilasyon sonucu Bulgaristan'daki Türkler, ülkemize göç ediyor, o sene içinde de Şener Şen'in babası Ali Şen, Beşiktaş efsanesi Baba Hakkı Yeten, usta yönetmen Ertem Eğilmez, büyük yazarlar Samuel Beckett, Yusuf Atılgan hayata veda ediyorlardı.
1989'un 29 Temmuz günü de o vakit yaşayanlar için alalade bir gün sayılırdı. Çocukluğunu yaşayanlar, okulların sona ermesinin üzerinden 1,5 ay geçmesinin ve aynı zamanda yaz tatillerinin tadını çıkarıyor, sahil kıyıları, yazlıklar, oteller dolup taşmış aileleri ağırlıyordu. Ben, İstanbul'daydım. İstanbul'da çok sıcak bir hava vardı o günü. Güne sabah kalkıp bir güzel kahvaltı yaparak başlamıştım, forma ve şortumu giyip mahalleden arkadaşlarımla toprak sahada geçirmek için evden fırlamıştım.
Akşama doğru yorulup biraz da acıkınca 5 gibi evin yolunu tutmuştum. Eve gelen bir telefon, o yazı tamamen değiştirdi. Annemin köyünden geliyordu telefon ve arayan kardeşiydi. Abla, annemizi kaybettik başımız sağolsun diyebilmişti bir tek dayım. Annem üzüntüden düştü, kaldı. Zor kendine getirdiler. Babam Nişantaşı'nda çalışıyordu iş çıkışına belki bir kaç saati vardı. Haberi hemen halamlar ilettiler. Apar topar geldi babam. henüz 60 yaşında kaybettiği annesine doyamadığını feryat eden annem hüngür hüngür ağlıyordu. Kötü bir şeyler olmuştu. Ben de annem ağlıyor diye ağlıyordum.
Ölüm nasıl bir şey diye düşündüm o an. Çok tanık olduğum ve idrak ettiğim bir mesele olmamasına rağmen anlaşılan iyi bir şey olmadığıydı. Babamdan sonra duyan akrabalar da geldi evimize. Taziye ve üzüntülerini belirttiler. Herkesin üzgün olduğu bir akşamüstüydü o bahçeli evimizde, benim de, öyle içime işlemişti ki; annemin ellerinden sıkı sıkıya tutuyordum hiç bırakmaksızın. Sonrasında bir minibüs bulundu tanıdıklar vasıtasıyla ve gelebilen bütün akrabalarla beraber yola çıktık.
Yol, annemin sessiz ağlayışları ve benim onun yanında anne ağlama ne olur deyişimle geçti. Köydeki eve vardığımızda orada İstanbul'dakine benzer başka bir kalabalık olduğunu gördüm göz ucuyla ve bu kalabalık İstanbul'dan gelenlerle bir araya geldiler.
Birbirlerine ağlayarak sarıldılar. Birbirlerinden güç bulmaya çalıştılar. Ağlamaklı gözlerle etrafı seyrettim gece boyu ve sonra yavaş yavaş sessizliğe bıraktı yerini kalabalık. Anneannem 60 yaşında son nefesini vermişti. Ve bir yatak üzerinde beyaz bir örtünün altında yatıyordu. Üzerindeyse bir bıçak karnıyla göğüs boşluğu arasına bırakılmıştı.
Yaşlı kadınlar bunun bir gereksinim olduğunu soran ve bilmeyenlere izah ediyordu. İlk ölüm deneyimimi taçlandıran son kareydi bu sahne benim için. Ölümün ne olduğu o zaman anlamıştım. Ölüm, sevdiklerimizi bu yaşamda bir daha hiç görememekti. Onların hatıralarıyla yaşamın geri kalanına devam etmek zorunda olmak demekti.
Bunu ilk anladığımda takvim yapraklarında tarih 29 Temmuz 1989'u gösteriyordu.
Türkiye güzeli Meltem Hakarar, Moskova'da düzenlenen Uluslararası Güzellik Yarışması'nda birinci olmuş, o sırada SSCB orduları, Afganistan'dan tamamen çekilmişti. Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in başvurusu üzerine, "Üniversitelerde bayan öğrencilerin baş örtüsü takmalarına izin veren" yasal düzenlemeyi iptal etmiş, memlekette bu nedenden büyük protestolar meydana gelmişti. O protestolardan çok sonra başa gelecek bir hükümet tüm bu yapılanların intikamını kan kusturarak alacaktı.
Galatasaray, cezası nedeniyle, Almanya'nın Köln şehrinde oynadığı Şampiyon Kulüpler Kupası çeyrek finalinde ilk maçı Monaco'da 1-0 kazanmış, rövanş maçında Monaco ile 1-1 berabere kalarak yarı finale çıkmıştı. Sokaklara dökülmüştük elimizdeki bayraklarla. Anımsıyorum da muhteşem bir başarıydı. O sıralar Çin Halk Cumhuriyeti'nde devam eden Tiananmen Meydanı Protestoları'nda 3000'e yakın insanın öldürüldüğü, Romanya Başbakanı Çavuşesku ve eşi Elena'nın, insanlığa karşı suç işlemelerinden dolayı suçlu bulunduğu ve kurşuna dizilerek idam edildiği haberleri televizyon ve gazetelerden bildiriliyordu.
O dönemde bir çok diziye de konu olacak Bulgaristan'daki asimilasyon sonucu Bulgaristan'daki Türkler, ülkemize göç ediyor, o sene içinde de Şener Şen'in babası Ali Şen, Beşiktaş efsanesi Baba Hakkı Yeten, usta yönetmen Ertem Eğilmez, büyük yazarlar Samuel Beckett, Yusuf Atılgan hayata veda ediyorlardı.
1989'un 29 Temmuz günü de o vakit yaşayanlar için alalade bir gün sayılırdı. Çocukluğunu yaşayanlar, okulların sona ermesinin üzerinden 1,5 ay geçmesinin ve aynı zamanda yaz tatillerinin tadını çıkarıyor, sahil kıyıları, yazlıklar, oteller dolup taşmış aileleri ağırlıyordu. Ben, İstanbul'daydım. İstanbul'da çok sıcak bir hava vardı o günü. Güne sabah kalkıp bir güzel kahvaltı yaparak başlamıştım, forma ve şortumu giyip mahalleden arkadaşlarımla toprak sahada geçirmek için evden fırlamıştım.
Akşama doğru yorulup biraz da acıkınca 5 gibi evin yolunu tutmuştum. Eve gelen bir telefon, o yazı tamamen değiştirdi. Annemin köyünden geliyordu telefon ve arayan kardeşiydi. Abla, annemizi kaybettik başımız sağolsun diyebilmişti bir tek dayım. Annem üzüntüden düştü, kaldı. Zor kendine getirdiler. Babam Nişantaşı'nda çalışıyordu iş çıkışına belki bir kaç saati vardı. Haberi hemen halamlar ilettiler. Apar topar geldi babam. henüz 60 yaşında kaybettiği annesine doyamadığını feryat eden annem hüngür hüngür ağlıyordu. Kötü bir şeyler olmuştu. Ben de annem ağlıyor diye ağlıyordum.
Ölüm nasıl bir şey diye düşündüm o an. Çok tanık olduğum ve idrak ettiğim bir mesele olmamasına rağmen anlaşılan iyi bir şey olmadığıydı. Babamdan sonra duyan akrabalar da geldi evimize. Taziye ve üzüntülerini belirttiler. Herkesin üzgün olduğu bir akşamüstüydü o bahçeli evimizde, benim de, öyle içime işlemişti ki; annemin ellerinden sıkı sıkıya tutuyordum hiç bırakmaksızın. Sonrasında bir minibüs bulundu tanıdıklar vasıtasıyla ve gelebilen bütün akrabalarla beraber yola çıktık.
Yol, annemin sessiz ağlayışları ve benim onun yanında anne ağlama ne olur deyişimle geçti. Köydeki eve vardığımızda orada İstanbul'dakine benzer başka bir kalabalık olduğunu gördüm göz ucuyla ve bu kalabalık İstanbul'dan gelenlerle bir araya geldiler.
Birbirlerine ağlayarak sarıldılar. Birbirlerinden güç bulmaya çalıştılar. Ağlamaklı gözlerle etrafı seyrettim gece boyu ve sonra yavaş yavaş sessizliğe bıraktı yerini kalabalık. Anneannem 60 yaşında son nefesini vermişti. Ve bir yatak üzerinde beyaz bir örtünün altında yatıyordu. Üzerindeyse bir bıçak karnıyla göğüs boşluğu arasına bırakılmıştı.
Yaşlı kadınlar bunun bir gereksinim olduğunu soran ve bilmeyenlere izah ediyordu. İlk ölüm deneyimimi taçlandıran son kareydi bu sahne benim için. Ölümün ne olduğu o zaman anlamıştım. Ölüm, sevdiklerimizi bu yaşamda bir daha hiç görememekti. Onların hatıralarıyla yaşamın geri kalanına devam etmek zorunda olmak demekti.
Bunu ilk anladığımda takvim yapraklarında tarih 29 Temmuz 1989'u gösteriyordu.
14 Haziran 2017 Çarşamba
Varlığında Açan Çiçekler
Çünkü senin nefes aldığın şehirde yaşamayı sevdim ben, hiç yürümediğim caddelerle bu sayede tanıştım, kaldırımlarla konuştum, dertlerini dinledim bütün sokak lambalarının. Oturduğun sokağın başındaki bakkaldan almaya gayret ettim sigaramı. Mahallendeki manavdan sipariş ettim sevdiğin envai çeşit meyveyi. Yoksa da sıkı sıkı tembihledim. Balıkçı Haydar'dan taze balıklar aldım. Derya kuzusu bunlar diye diye su serpiyordu ben dükkanına geldiğimde üzerlerine. Göz göze geldiğimiz komşularını selamladım sonra, hiç tanımamama rağmen. Kuşlarla konuştum, ağaçlara gülümsedim, çiçeklere göz kırptım. Bir zamanlar bütün yalnızlık öykülerini ve aczimi dinleyen Galata'ya karşı kadehimi kaldırdım.
Dünyanın bütün yüklerini aldım omzuma, yeter ki değmesindi o güzel kalbine hiç bir sıkıntı.. Saçlarının kokusunda esir kaldım. Gözlerinin içinde kayboldum, kendime hiç dönmek istemedim, saatimi bileğimden söküp attım yanında vakit geçmesindi. Eğer yanında yaşadığıma deniyorsaydı ömür, hiç bitmesin istedim. Ve boğulmayasın diye derin yaralarımdan hiç bahsetmedim sana, çünkü varlığında açan çiçekler vardı..
Önder Deniz Çavuşlar
Dünyanın bütün yüklerini aldım omzuma, yeter ki değmesindi o güzel kalbine hiç bir sıkıntı.. Saçlarının kokusunda esir kaldım. Gözlerinin içinde kayboldum, kendime hiç dönmek istemedim, saatimi bileğimden söküp attım yanında vakit geçmesindi. Eğer yanında yaşadığıma deniyorsaydı ömür, hiç bitmesin istedim. Ve boğulmayasın diye derin yaralarımdan hiç bahsetmedim sana, çünkü varlığında açan çiçekler vardı..
Önder Deniz Çavuşlar
Etiketler:
Aşk,
Ayrılık,
Çok Satan Kitap,
dostoyevski,
Edebi Yazılar,
Edebiyat,
Hikaye,
Kitap Sözleri,
oğuz atay,
Önder Deniz Çavuşlar,
sabahattin ali,
sevgi,
Şiir,
şiir sokakta,
yalnızlık,
yazı,
Yazılar
3 Haziran 2017 Cumartesi
Kendini Arayan Adam
Kendini aramaya gitmişti adam, geçmişin izlerini takip ederek. Acısı tazeydi hala, fazla uzaklaşmış olamazdı.
31 Mayıs 2017 Çarşamba
Mutluluk
Saçlarına iliştirmek için eğilip tam bir çiçeği koparacaktım ki, elinle elime dokunup bırak kalsın dedin, bak o orada böyle daha mutlu. Mutluluk kelimesinin ne anlama geldiğini o gün anladım.
28 Nisan 2017 Cuma
Yağmur Damlası
Sen bir bulutun gökyüzüyken,
şüphesiz ben kaderi yeryüzüne düşmek olan
bir yağmur damlası..
Önder Deniz Çavuşlar
şüphesiz ben kaderi yeryüzüne düşmek olan
bir yağmur damlası..
Önder Deniz Çavuşlar
9 Nisan 2017 Pazar
Hiç Vazgeçmeden
Saçlarını kokladığım her an Tanrı'nın müjdelediği cenneti aklıma getirdim. Biliyor musun uçurum kıyısında kaderime doğru, denizin hırçın dalgalarına taş atarken ve hiç olmadığım kadar sensizken minik serçeler uçuşuverdi kalbimde. Pazardı ve kimsesizlikten geliyordum üstelik. Sen, ahu gözlüm ah sen ömrüme baharı fısıldadın gelişinle. Sayende çocukluğuma döndüm. Teşekkür ederim. Dönme dolapta mahsur kaldım olsun, çarpışan arabayı ehliyetsiz kullandım. Kapı zillerine basıp kaçmaya yeltendim. Sokak ortasında topa sertçe vurup komşu teyzelerin camını kırmayı planladım. Saklambaç oynuyordu mahallenin bebeleri, aralarına katıldım en önce seni bulmak istedim. Ama sen derinlerime saklanmıştın. Hiç kaybetmeyecekmişcesine bulup ömrüme yazdım. Yaşama inanmaktan vazgeçmişken, tuttun sen de ellerimden beni ölesiye yaşamaya inandırdın.
Çünkü; "Ölmekten korkma" dedin, gözlerime bakıp. "Biz seninle, hayattan vazgeçenlere inat bir ömrü birbirimizden hiç vazgeçmeden yaşayacağız."
Çünkü; "Ölmekten korkma" dedin, gözlerime bakıp. "Biz seninle, hayattan vazgeçenlere inat bir ömrü birbirimizden hiç vazgeçmeden yaşayacağız."
8 Nisan 2017 Cumartesi
Muamma
O yıllarda zorba bir iktidar vardı, her şey belirsiz ve her şey yasaktı. Benimse henüz daha yavru muhabbet kuşlarım vardı, sevimli bir kedim de vardı adı Ruhi idi, mahalledeki rakipleri kökerek küçük küçük yaşlardan beri biriktirdiğim rengarenk misketlerim vardı en sevdiğim öyle sarı kırmızı alacalı iri olanıydı ve adı da nedense Elvis Presley idi.
Faunusta Behrengi'nin küçük kara balıklarından vardı. Kitaplarım vardı sığındığım ve not defterlerim vardı içimi döktüğüm. Zeze'nin acılarla tanıştığı yaştaydım. Şarkılar vardı geceleri ruhumun bütün ağrılarına eşlik eden. Küçük Prens'in gülünü sevdiği kadar seni sevdiğim zamanlar vardı. Her yer işgal altındaydı düşlerimizi, hayallerimizi, giyim kuşamımızı, yediğimiz içtiğimizi kontrol etmek isteyen zorba bir iktidar ve karşısında hayır demeye cesaret edebilen bir avuç vatanperver vardı. Güneyde bir yerlerde, dalga sesleri kavuşma şerefine kıyılarını serinletirken o esnada kalabalık kentlere sıkışmış insanlar vardı. Bar köşesinde bir iki kadeh içenler, efkarından kadehi şişeyi kıranlar, keyif için tabak kıranlar bir kafede kahve falı baktıranlar, bir köşede dedikodu yapanlar, yeni vizyona girmiş herhangi bir filmi izlemek için avm sinema salonlarını dolduranlar vardı. Kılık kıyafet almak için dükkan dükkan gezenler ve üstüne giyecek kıyafet bulamayan evsizler vardı.
Lüks bir restaurantta bir şişe şampanyaya tonla para döktükten sonra eğlencesine devam eden ve çıkışta, asgari ücret kadarını valeye bahşiş bırakanlar vardı. O esnada çöpü karıştırarak bir kaç lokma ekmek arayanlar vardı. Milyonlarca işsiz iş ararken, tatillerini geçirdikleri tropik adalardan yayınladıkları fotoğrafların kaç beğeni aldıklarını merak edenler vardı.Parklarda sabahlayan dertli alkolikler vardı, içince güzelleşen kadınlar vardı. Rakı sofraları eşliğinde unutulmaz anılar vardı. Bir yaz sabahı, dalga seslerine uyananlar vardı. Terk edildiği yere düşlerine asanlar, yalnızlık dolu gecelerde yardımına gözyaşları yetişenler vardı. En sevdiklerini toprağa verenler, hastane koridorlarında yeni doğan bebek müjdesiyle havaya uçanlar vardı.
Zorba bi iktidar vardı, işsizlik vardı, geçim zordu, faturalar ve ödemeleri vardı. Ünlü olmak için türlü şaklabanlıklar yapanlar vardı. Ailesinden uzak, çok uzak bir yerde hasret çekenler vardı, Unutanlar vardı bir de unutamayanlar. O sıra dünya bir akşama daha tüm sancılarıyla gözlerini kapamaktaydı. Yarın.. Yarın yeni bir muammaydı..
29 Mart 2017 Çarşamba
21 Mart 2017 Salı
Bağışla
Anlatsana biraz, bu kadar suskunluk yetmedi mi sana? Klasik bir soru olacak ama nasılsın mesela? Neler yolunda, neler değil hayatında? Az şeker mi içiyorsun hala kahveni? Gidiyor musun o günlerde bir türlü gidemediğimiz lakin o çok sevdiğimiz şarkıcıların konserlerine ya da o alt kat barı hatırlıyor musun? Binlerce film çevrildi bizden sonra, Oscar adayı olanları gördün mü, misal en çok beğendiğin hangisi acaba? Gülümseyince sen dudağın titrerdi, ince bir çizgi dans ederdi dudağının kenarında, o oluyor mu hala? Sezen'i çok severdin hatırlıyorum, yeni albüm de çıkardı dinledin mi son albümünü, albümü çıktığında kesin kritik ederdik "favorim şu şarkısı" derdin, peki bu albümde favorin hangisi? Ölümlü dünya, dert etme derdin dert ederdim, yanık üşümeler, sır dolu hayal kırıklığıyla örülü bir yaşamı peki sen dert ediyor musun ki? Olur olmadık şeyler insanı yoruyor bilirim! Aklıma gelmişken futbol maçlarında çok heyecanlanırdın ama fırsat buldukça tribünlerden eksik olmazdın gerçi bu sene takım da pek iyi değil! Kitap okurdun akşamları. Benim kitaplarımı da okumuştun, yazardın ara sıra bana şurada ne demek istedin burada neyi anlattın diye, hatırlar mısın? Otomobili pek sevmezdin, vapur yolculukları içimi açar derdin bu kalabalık kentte, yağmurlu havada yürümeyi bir de! Dalga sesleri, uçsuz bucaksız mavi ve müzik ve kuş sesleri mırıldanıyor mu kulağına? Sormayı unuttum yoo sormaya korktum! Mutlu musun sahi, özür dilerim zaman kavramım yok, seneler geçmiş olabilir, bir hayat geçmiş, bir hayat tükenmiş olabilir.. Bağışla..
16 Mart 2017 Perşembe
Bomboş Vadi
Bütün olanlar sona erdiği zaman geriye bomboş bir vadinin sessizliği ve yolun sonunda uçsuz bucaksız ufku öpen denize ulaşmanın huzuru kalacak.
10 Mart 2017 Cuma
Bomboş vadi
Bütün olanlar sona erdiği zaman geriye bomboş bir vadinin sessizliği ve yolun sonunda uçsuz bucaksız ufku öpen denize ulaşmanın huzuru kalacak.
24 Şubat 2017 Cuma
19 Şubat 2017 Pazar
Nefes almak
Bazen nefes almak gerekiyor bu rantlarla betonlaşmış şehrin sayılı yeşil alanlarında, sahil kıyılarına atmamız lazım fırsatımız olduğunda kendimizi. Bir şarkı. Bir kitap ve şiir. Bir ağaç. Bir kuş sesi. Bir dalga. Uzaktan geçen bir gemi. Nefes almaya yetmez mi?
Hem dört duvar arasında evlerden, sayısız bina manzaralı ofislerimizden, aynı yüzlerden, çıkarcı ve dedikoducu insanlardan, menfaat için her türlü kötülüğü yapabilecekler ile dolu iş ortamlarından, sadece kan bağı dışında hiç bir özelliği olmayan seni sevip saymasını ve seninle görüşüp görüşmemesini bırak, bir karış yukarıda olmanı dahi çekemeyen akrabalıklardan, ülkeyi komple üzerine yapmaya gözünü karartmış, devleti soyup multitrilyoner olmuş iktidarlardan ve onlara inanan yığınlardan, her geçen gün zorlaşan ekonomik koşullardan, yüzüne gülüp arkandan konuşanlardan, seni birey olarak görmeyip saygı duymayan dinin, dilin, dünya görüşün, seçimlerin ve düşüncelerin için seni yargılayanlardan, eğitimsiz beyni olmayıp fikri olan cahil cühelalardan sıkılmadık mı fazlasıyla!
Hayatın kıyısında köşesinde kalmış güzellikleri seviyorum, insanları değil. Zaten güzelim doğa, kitaplar, müzik, denizler, kıyılar, ağaçlar, yemyeşil ovalar, dağlar, yollar, sevimliliği ile insanın ruhuna iyi gelen hayvanlar ve o masum dünya tatlısı bebekler de olmasa yaşanır mıydı ki bu dünya?
Çekilir dert değil vallahi!
Hem dört duvar arasında evlerden, sayısız bina manzaralı ofislerimizden, aynı yüzlerden, çıkarcı ve dedikoducu insanlardan, menfaat için her türlü kötülüğü yapabilecekler ile dolu iş ortamlarından, sadece kan bağı dışında hiç bir özelliği olmayan seni sevip saymasını ve seninle görüşüp görüşmemesini bırak, bir karış yukarıda olmanı dahi çekemeyen akrabalıklardan, ülkeyi komple üzerine yapmaya gözünü karartmış, devleti soyup multitrilyoner olmuş iktidarlardan ve onlara inanan yığınlardan, her geçen gün zorlaşan ekonomik koşullardan, yüzüne gülüp arkandan konuşanlardan, seni birey olarak görmeyip saygı duymayan dinin, dilin, dünya görüşün, seçimlerin ve düşüncelerin için seni yargılayanlardan, eğitimsiz beyni olmayıp fikri olan cahil cühelalardan sıkılmadık mı fazlasıyla!
Hayatın kıyısında köşesinde kalmış güzellikleri seviyorum, insanları değil. Zaten güzelim doğa, kitaplar, müzik, denizler, kıyılar, ağaçlar, yemyeşil ovalar, dağlar, yollar, sevimliliği ile insanın ruhuna iyi gelen hayvanlar ve o masum dünya tatlısı bebekler de olmasa yaşanır mıydı ki bu dünya?
Çekilir dert değil vallahi!
27 Temmuz 2016 Çarşamba
Asıl Mesele
Her şeyi unuttuklarını hatırlayıp günün birinde seni de unutabileceklerini kabul ederek sevmeyi denediğin gün sendeki asıl seni daha iyi tanıyacak onca yaşanmışlıkları unutmayı başarabildiğin gün ise onları daha iyi anlayacaksın. Ki asıl meselenin onları anlamak değil kendini tamamlamak olduğunun da o zaman farkına varacaksın.
Önder Deniz Çavuşlar
Önder Deniz Çavuşlar
7 Temmuz 2016 Perşembe
Maviliğin Koynunda
Sonra, bütün hikayelerin aslında hiç yaşanmadığını anımsıyorsun, küllerinden doğduğun bir maviliğin koynunda..
30 Haziran 2016 Perşembe
1 Haziran 2016 Çarşamba
üç farklı yaşam
Üç farklı yaşam var milyarlarca galaksinin arasında ufacık bir yer kaplayan bu dünyanın içinde. Okula başladığın en yakınlarınla bir lokma ekmeği bölüşüp kah gülüp kah üzüldüğün arkadaşlar edinip sevdiklerinle güzel anılar oluşturduğun o masum ilk çocukluk geride kaldı. O zaman dilimine ait her şey yavaş yavaş puslanıyor. Herkes için. Eş dost, arkadaş, akrabalar ve kardeşler adına. Yeni insanlar dahil oldukça hayatlarımıza , yeni hikayeleri ve farklı davranışları beraberinde getiriyor. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, saygının ve sevginin makbul kılınacağı ve insanlar nasıl davranırlarsa öyle karşılık alacakları ikinci dönem bu. Kartlar yeniden karılacak. Ölümlerin birer birer eksilttiği aileler, yeniden kendilerini inşa ederken önceden kalan ne varsa taşlar eteklerine dökülecek. Büyüklerin hatırı kalktıktan onlar birer birer yeryüzüne veda ettikçe asıl yüzler ortaya çıkacak. Söz susacak artık. Karakterlerin belli olacağı başka bir kıyıdan kalkıyor gemi..Olmak ya da olmamak üzere karar arifesinde şimdi bireyler.. Üçüncü dönem ise ömür yeterse, yaşlar alıp yüzlere çizgiler, saçlara beyazlar düştüğünde başlayacak. O hikayeye biraz daha var. Belki de hiç olmayacak.
15 Mayıs 2016 Pazar
Yine akşam
Yine akşam. Güneş batıyor yavaş yavaş ve derin anlamları göğsünde saklıyor..Günler tesbih gibi dizili ardı ardına ve bugün pazar. Yeni doğacak günler kapıda ve geçmiş tüm hesaplaşmalarıyla dünde kalacak bir kaç saat sonra. Yalnızlıklar, ilişkiler, aşklar, evlilikler bu pazar bir günü daha tamamladı. Kimi bisiklet sürdü bir daha hiç gidilemeyecek yamaç topraklarda. Kimi sevdikleriyle sahil kıyısına uzandı, kimi ilk buluşmanın heyecanındayken kimi de ayrılığın ateşine düştü, bu gün. Evliliğin merasimi tekrarlandı anne ve baba ziyaretleriyle kimi evlerde, rutin. Çıkmaz sokaklarda dolaşıldı. İçkiler içildi, yemekler yendi. Bu mezenin içine ne koyduna bağlandı sohbetler. Ölümler hatırlandı. O sıra dalgalar vurdu kıyılara. Hayat yeni bir şans vererek üzerine düşen görevi yaptı insanlara. Gök yüzü maviden mora çaldı. Esti püfür püfür bir rüzgar güvertede simit attı genç bir kız martılara. Kahveden eve, akşam yemeği için dönerken Mehmet Amca, Anadolu'nun bağrında bir yerde.Kadehler devrildi peşi sıra. Mutlu evlerde. Yarın iş var diyenler bir kaç saate ayrılacaktı nasılsa ortamdan. Sinemalar boşaldı. AVM'ler doldu taştı. Mesire yerlerinin çöplerini taşımak kaldı geriye. Herkes evlerine çekilmeye başladı. Yine akşam. Yine yalnızlığın son demleri. Anlaşılmak kadar anlaşılamamayı da yaşadı bugün insanlık. Ölümler, doğumlar devam ediyordu hiç durmadan. Müsaade istendi kalplerdeki misafirliklerden. Yemekler ocağa kondu. yemek bulamayanlar çöpleri karıştırmaya başladı. Binlerce liraya şarap açacaklar eğlence mekanlarını doldururken, mezar ziyaretlerini unutmamış evlatlar, dualar etti kaybettiklerine. Yeni dostluklar kuruldu. Uçağa binip tatile çıkanların bir sene boyunca planları başlamak üzereydi. Sevdiği takımın şampiyon olduğuna sevinecekler kaplayacaktı az sonra caddeleri, mekanları. Yine akşamdı işte.
Bir gün daha sona eriyordu yeryüzünde..
Bir gün daha sona eriyordu yeryüzünde..
8 Mayıs 2016 Pazar
Benim Annem, Bir Melekti Yavrum..
Beni kolay doğurmamışsın benim güzel annem, hep öyle derdin, hem ebe filan gelmiş ters dönmüşüm bu yalan dünyaya gelmemek için epey zorlamışım seni, hastane filan hak getire, ne sıkıntı çekmişsin, anlattığında tuhaf olurdum, olur kızarır bozarırdım, üzülürdüm hatta neden sana böyle acılar çektirdim diye....
Sonrasında sütten kesilmen uzun sürdü derdin. Konusu açıldığında, daha dünyaya gelmeden sana ne zorluklar çektirdiğimi düşünürdüm. Boynu bükük ve mahçup bir sızı orası.
Beş yaşındaydım. İstanbul'da tarihin en yoğun kar yağışı yaşanmıştı. Çocuktum sonuçta, yaşıtlarım sokaktaydı. Ben de çıkmak istiyordum. Ama "yavrum üşürsün, olmaz bugün" demiştin.
Pencereden arkadaşlarımı izlemiş, dışarı çıkamamış sana küsmüştüm. Ama o gün canını dişine taktın bana kalın mavi renkli hemde önünde kardan adam figürü olan bir kazak ve eldiven diktin. O gün dışarı salmadığın için küs olan ben, ertesi gün doyasıya kartopu savaşı yapmıştım arkadaşlarımla. Hem sıcacık kazağım ve eldivenlerim vardı. Çok mutlu etmiştin beni...
Okula başlayacaktım. Artık yedi yaşındaydım. Ama korkuyor ve çekiniyordum insanların arasına karışmaktan! Ortama adapte olamayacağımı anladın. Annelik içgüdüsü! Öğretmenimden izin alarak benimle birlikte aynı sırada oturdun. Günlerce. Sonra alıştım. Karıştım hayata..
Kimliğimi yenilediğimiz günü anımsıyor musun? Lise yıllarıydı,hani düğüne gider gibi briyantin sürmüş, süslenip püslenmiş yeni aldığın gömleğimi giymiştim..
Zaten sakalım da çıkıyordu, mahalledeki stüdyo tuğba tanıdıktı üç beş kuruş indirim yapar ümidiyle oraya gitmiştik.Geçenlerde kimliğimi yenilemeye gittiğimde anımsadım, çekindiğim resme baktım hafif seyrelmiş saçlar, kesilmekten bıkmış sakalım ve birkaç beyaz saç. Milyonlarca yıl geçmiş gibiydi. Nüfus suretime göz atarken bir şey dikkatimi çekti..Anne adı karşısında sen vardın.
Lise dönemimde bir de sokağımızın en güzel kızına sevdalanmıştım. Bilirdin benim, içe dönük sıkılgan ve kırılgan hallerimi. O kızı çok sevmiştim. Ona karşı beslendiğim ve büyüttüğüm her ne varsa biliyordun ve görevinin yaşayacağım hayal kırıklığıma karşı beni dik tutmak olduğunu da. Kırıldım kalbimden, tam orta yerimden, beni hayata yine sen döndürdün.
Askere gittim. Ki beni tanıyordun. Hayata karşı inanılmaz yaralı biriydim, zor bir çocuktum. Beni her hafta ziyarete geldin. Memleketin doğusu, batısı fark etmedi. Senle birlikte askerlik yaptım nerdeyse. Komutanımla tartıştığını anımsıyorum. Bir gün komutanım sudan sebepten bana bir fiske vurmuştu da telefonda hesap sormuştun. "Ne oldu, yavrum çabuk söyle, yıkarım başlarına askeriyeyi" diyerek. Ben hala dünkü toy çocuk "Annem, komutan bir kaç fiske vurdu sadece mühim bir şey yok" demiştim. Sabahına damladın. Komutana fırça attın! Sayende evci iznine çıkarıldım. Sayende sana özlemimi giderdim, bir nebze..
Askerden döndüm, tek hayalindi evlenip yuva kurmam. "Torunumu alayım kucağıma başka ne isterim ki, mutluluğunuzdan başka" derdin. Bir kız arkadaşım olmuştu, ilişkimiz çok güzeldi, iş ciddiye bindi sonra seni, sonra her şeyi hiçe sayarak aşka kapıldığımı gördün. Frenlemek istedin, zira bir şeyler yanlış gidiyordu. "Seviyorum, karışma anne" dedim. "Sen ne anlarsın ki?" Mağrur olmak büyük yalan. Terk edildim. Sonunda sen haklı çıktın. Ben yanıldım. Ama onca hatama rağmen "Olsun yavrum; hayatı böyle öğreneceksin işte" dedin. Yaralarımı sardın.
O günlerin ertesinde Boğaz'a gitmiş, gezmiş yemek yemiştik. Bu bile seni çok mutlu etmişti. Bir daha seni oralara götürmedim. Götüremedim. Sonra hastalığımda baş ucumdan ayrılmadın Aşktan yana hayal kırıklıklarımda omzun hazırdı daima. Bana çok iyi baktın. Ama ben...
Babam iflas etmişti. Çorba, soğan ekmekle uzun bir müddet geçinmeye çalıştığımızda, ailemizi ayakta tuttun. Sanki saraylara layık sofralarmış gibi sundun bizlere yemekleri, hiç fark etmedik. Sıkıntılarımızı. İçip unutmaya çalıştığım dönemlerdi yaralarımı. Kötü bir yoldaydım ama sen bana yine kıyamadın. Herkesten gizli, cebinde yirmi lira varsa. Onunu bana verirdin. Kalanıyla pazara giderdin.
Yirmi beşimdeydim. Işıltılı gecelere kaptırmıştım kendimi. Yüzünü görmüyordum bile günlerce. Eve uğradığımda, "Özledim seni yavrum, nerede kaldın gözüm yollardaydı" derdin. "Offf sıkma beni, tamam anne anladım, unut beni, artık böyle" derdim. "Büyüdüm ben artık. Alış" bir de. Oysa hiç büyüyemedim.
Alışırmış gibi yaptın.
Ailemiz ne sıkıntı çektiyse ya da nasıl güzel günler geçirebildiyse onda dokuz buçuğu sayendeydi. Namazında, duandaydın. Evimiz mevlütlerden geçilmezdi. İzdiham olurdu her düzenlediğin merasim. Sorduğumda," Oğlum bir gün biz de geçip gideceğiz dünyadan, sakın dualarını o zaman eksik etme olur mu?" derdin.
Anneni erken yaşta kaybettiğin için, "özellikle ve özellikle" Kibariye'nin söylediği "Eller kadir kıymet bilmiyor, anne senin kadar kimse sevmiyor anne" şarkısında için için ağlardın öyle çok ağlardın ki o şarkıyı duyduğumuz yerde kapatırdık. Kasetini bile saklamıştım açıp dinleyip üzülmeyesin diye. Kim bilir içinde ne fırtınalar kopuyordu o anlar. Anımsıyorum. Hep bir torun sevmek istedin. Ama olmadı anne...
Sonra bir gün, ansızın fenalaştın, doktorlara gidildi, kanser dediler. Sonra ameliyat dediler. Ameliyat oldun. İyileşecek dedi, doktorlar, iyileşemedin. Mazide kalan o günleri anımsıyorum da şimdi..
Bir akşam salonda televizyon izliyordum. Herkes uyumuştu. Paaat diye bir ses geldi odandan. Koşarak içeri girdim. yatağından düşmüştün. Çok kilo vermiştin günler boyunca. "Artık hiç bir yerim tutmuyor yavrum, özür dilerim" demiştin. "Anacığım asıl beni affet, ben özür dilerim bir şey yapamıyorum" diye demiştim...
Zira doktorlar bütün müdahaleleri yapmıştı ve eve göndermişlerdi. Bir gün fenalaştın. O gün ambulans geldiğinde, bakışlarını unutamam. Son kez baktın hayatının geçtiği, bizi büyüttüğün evimize sanki...
Sonra hastaneye kaldırdık. "Görebilir miyim" demiştim doktora. Ve "Nasıl olacak?" "İyi olacak" demişti doktor. Ama o gece eve gitmemizi söyledi. Ben kaldım. Gece dörttü. Yağmur yağıyordu. Hastane koridorlarında volta atıyordum. Dışarı çıktım sigara içmeye. Derken telefona bakan çocuk, beni çağırdı resepsiyondan. "Doktor acil seni istiyor" dedi. Koştum dört kat. "Üzgünüm, kaybettik annenizi" dedi doktor hanım. Ne kolay söyledi. O gün dünya başıma, bütün galaksiyle birlikte yıkıldı. Seni toprağa verirken son görevimizde ebedi istirahatgahına, o çukura indim. Tek düşüncem, "nasıl yatacaksın burada, üşür müsün" acaba idi. Sonra üstünü örttük topraklarla. "Nefes alamaz ki annem dedim!"
İnsanlar benden gözlerini kaçırdılar.
Sonra çiçek oldun, bahar oldun, güneş oldun, toprak oldun.. Sonra ırmakların kıyısına gittin, bin bir türlü çiçeklerin açtığı yere, deniz kıyılarına. Cennetti değil mi gittiğin yer; hani masmavi her yanı, okyanuslar, gök kuşağı, çiçekler, ırmaklar, şelaleler, yemyeşil ovalar, mutlu insanların olduğu yer, değil mi?
Bugün hiç unutmadan seni anımsadım. Dallarında çiçekler açacak yine, güneş yüzüne vuracak, yağmurlar öpecek alnından. Gülümsediğini hissedeceğim ve o çok önceden bana dua et emi yavrum bana dediğini. Edeceğim yine anne. Daha önce de her gün her gece de ettim. Sonra seninle konuştum. Duydun mu? Beni duydun mu anacığım? Ben seni duymuyorum, duyamıyorum. Rüyalarımda bile görmüyorum. Şimdi hayal oldun sen, düş. Çok uzakta bir düş! Ne görüyorum ne ölüyorum...
Ama bil ki, seni çok özlüyorum. Vasiyetini yerine getirmeye çalışıyorum şimdi.. "Sen çok büyük işler başaracaksın oğlum inanıyorum sana!" deyişin sağır ediyor kulaklarımı..Bir kaç adım yol alsam da sensiz hep çamura saplanıyorum! Çok geç bunu söylemek belki. İyi ki annem oldun. Ah özür dilerim. Elini öpemedim. Hayatımda bayramlar haricinde pek öpememiştim zaten.
Affet. Ellerinin sıcağının, saçlarının kokusunun yerini tutar mı? Ah anacım! Üzdüm ise, ki çok üzdüm seni ne olur beni bağışla. Sen yaşarken, layıkıyla bu günü her gün gibi kutlayamadıysam bağışla. Mekanın cennet olsun diye yalvarıyorum Allah'a. Benim bir parça sevabım varsa anneme yaz diye. Hem Zeki Müren'in dediği gibi be anne; "Geceler sensiz çok soğuk ve karanlık!"
Ama buluşabilirsek, anlatacağım çok şey var, o zamana dek rahat uyu meleğim, güzel anneciğim canımdan daha çok sevdiğim..Geleceğe dair bir şey için yaşıyorum sadece. Yanına ilk geldiğimde yine fısıldayacağım..
Mümkün olabilirse; bir çocuğum olduğunda. O'nu başucuna getireceğim ve o dünya tatlısına o gün: "Benim annem, bir melekti yavrum diyeceğim."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
-
Mutlu değilsin sanki, hiç gülmüyorsun, diyorlar eski bir kürtaj hikayesi, diyorum içimdeki çocuğu aldılar!
-
Kaç yaşındaydı diyorlar! Size ne ki? Neden yaş sorusu? Yani makul yaşta mı sorusu mu bu, bizim aklımızın alacağı "çok dehşet verici...
-
Ve ye ni kitabım Derinlik Sarhoşluğu ön siparişe çıktı! Derinlik Sarhoşluğu adlı kitabımı aşağıdaki internet satış noktalarından temin edebi...






