Alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2021 Çarşamba

Derinlik Sarhoşluğu, kitap satılan her yerde!

 

"Kalplere dokunanlar, unutulmuyor bayım!"

Önder Deniz Çavuşlar

Kapak Tasarım ve Afiş: instagram.com/sezengokhan

Yayınevi: instagram.com/iskenderiyekitap

Derinlik Sarhoşluğu kitap temin adresleri:

📚 D&R, Kitapyurdu, Idefixe, BKM Kitap, Mephisto, Amazon, Pandora, Kırmızı Kedi, Babil.com, Kidega, Eganba, Sözcü Kitabevi, İlk Nokta, Kitap Ambarı, İdeal Kitap, Kitap Sepeti.


20 Haziran 2018 Çarşamba

Kaldım mı?

“Hadi, aç hediyeni,” derken gözlerindeki o parıltıyı unutmak mümkün mü?
Oğuz Atay… Tutunamayanlar.

Beni ne kadar mutlu ettiğini anlatamam. İlhan İrem çalıyordu; Sazlıklardan Havalanan sevinçle karışıyordu o ana. Bana “Oğuz Atay gibisin,” demiştin. Hani der ya Atay:
“Çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın ‘romantik’ bölümünü—sen kızacaksın ama—annemden tevarüs ettim.”
“Annene düşkünlüğünü ne güzel anlatmış,” demiştin. Seni anlatıyordu aslında. Gülümseyerek hatırladım.

Vüs’at O. Bener okumaya başlamıştın. Hegel’den, Kant’tan konuşurken birden sordun: “Peki senin en sevdiğin şair kim?”
Saatler son düzlükte dörtnala koşarken, içimiz yolculuk istiyordu. “Belki bir otobüs gelir, biner gideriz,” demiştim.
“Dönmeyeceğimiz bir yer seç,” demiştin sen. Başka türlüsü mümkün değildi zaten.

Kadehlerimizden birkaç yudum aldık. Tom Waits çalıyordu. “Dur, sana bir şey dinleteceğim,” deyip Opus’tan Live Is Life’ı açtım. Kaset arada takıldı; olsun.
“Sıradaki parça,” demiştik, “kalbi kırıldığı yerden bir daha onarılamayan bütün âşıklara gelsin.” Bunu sen mi dedin, ben mi—artık hatırlamıyorum.

Chris de Burgh eşliğinde birer sigara sardık. İki nefeste başımız döndü; dünya durdu, duvarlar üzerimize geldi.
“Neşet Baba açalım,” dedim. Dinlerken gözlerimizden birkaç damla yaş süzüldü.
Şişe Ahmet Kaya’yla, Tanju Okan’la bitti. Cemali’yi uzun zamandır dinlememiştim.
“Renksiz hayaller dolu, dökülen gözyaşlarım…”
Hayatın renksizliğine pastel bir çizik atmıştın o gece.

Balkona çıktın sonra; başın dönüyordu, belliydi.
“Benim için hayat dursun şimdi,” dedin—o yaşta, o gecede, o hâlde.
Üşüdün içeri girerken. “Durmayacak,” dedim.
Zihnimizde Lionel Richie ile Sting birbirine karışıyordu.

O yıl üniversiteyi kazanmıştın. Son akşamdı. Ertesi gün yola çıkacaktın.
Ben kalacaktım—bu bunalım şehirde, çıplak. Askerlik de vardı önümde.
Hayat tam orada, ekseni kayıyormuş gibi, avuçlarımın arasından uzaklaşıyordu.

Sarılıp uyuduk o gece.
O net.
Diğer her şey flu. Anılar gibi.

Sabah not bırakıp gitmiştin.
“Seninle başka bir rüyada uyanmak ümidiyle,” yazmıştın.
Altına da eklemiştin:
“Düşlerimde kal.”

Kaldım mı peki?

8 Nisan 2017 Cumartesi

Muamma


O yıllarda zorba bir iktidar vardı, her şey belirsiz ve her şey yasaktı. Benimse henüz daha yavru muhabbet kuşlarım vardı, sevimli bir kedim de vardı adı Ruhi idi, mahalledeki rakipleri kökerek küçük küçük yaşlardan beri biriktirdiğim rengarenk misketlerim vardı en sevdiğim öyle sarı kırmızı alacalı iri olanıydı ve adı da nedense Elvis Presley idi.

Faunusta Behrengi'nin küçük kara balıklarından vardı. Kitaplarım vardı sığındığım ve not defterlerim vardı içimi döktüğüm. Zeze'nin acılarla tanıştığı yaştaydım. Şarkılar vardı geceleri ruhumun bütün ağrılarına eşlik eden. Küçük Prens'in gülünü sevdiği kadar seni sevdiğim zamanlar vardı. Her yer işgal altındaydı düşlerimizi, hayallerimizi, giyim kuşamımızı, yediğimiz içtiğimizi kontrol etmek isteyen zorba bir iktidar ve karşısında hayır demeye cesaret edebilen bir avuç vatanperver vardı. Güneyde bir yerlerde, dalga sesleri kavuşma şerefine kıyılarını serinletirken o esnada kalabalık kentlere sıkışmış insanlar vardı. Bar köşesinde bir iki kadeh içenler, efkarından kadehi şişeyi kıranlar, keyif için tabak kıranlar bir kafede kahve falı baktıranlar, bir köşede dedikodu yapanlar, yeni vizyona girmiş herhangi bir filmi izlemek için avm sinema salonlarını dolduranlar vardı. Kılık kıyafet almak için dükkan dükkan gezenler ve üstüne giyecek kıyafet bulamayan evsizler vardı.

Lüks bir restaurantta bir şişe şampanyaya tonla para döktükten sonra eğlencesine devam eden ve çıkışta, asgari ücret kadarını valeye bahşiş bırakanlar vardı. O esnada çöpü karıştırarak bir kaç lokma ekmek arayanlar vardı. Milyonlarca işsiz iş ararken, tatillerini geçirdikleri tropik adalardan yayınladıkları fotoğrafların kaç beğeni aldıklarını merak edenler vardı.Parklarda sabahlayan dertli alkolikler vardı, içince güzelleşen kadınlar vardı. Rakı sofraları eşliğinde unutulmaz anılar vardı. Bir yaz sabahı, dalga seslerine uyananlar vardı. Terk edildiği yere düşlerine asanlar, yalnızlık dolu gecelerde yardımına gözyaşları yetişenler vardı. En sevdiklerini toprağa verenler, hastane koridorlarında yeni doğan bebek müjdesiyle havaya uçanlar vardı.

Zorba bi iktidar vardı, işsizlik vardı, geçim zordu, faturalar ve ödemeleri vardı. Ünlü olmak için türlü şaklabanlıklar yapanlar vardı. Ailesinden uzak, çok uzak bir yerde hasret çekenler vardı, Unutanlar vardı bir de unutamayanlar. O sıra dünya bir akşama daha tüm sancılarıyla gözlerini kapamaktaydı. Yarın.. Yarın yeni bir muammaydı..

21 Mart 2017 Salı

Bağışla

Anlatsana biraz, bu kadar suskunluk yetmedi mi sana? Klasik bir soru olacak ama nasılsın mesela? Neler yolunda, neler değil hayatında? Az şeker mi içiyorsun hala kahveni? Gidiyor musun o günlerde bir türlü gidemediğimiz lakin o çok sevdiğimiz şarkıcıların konserlerine ya da o alt kat barı hatırlıyor musun? Binlerce film çevrildi bizden sonra, Oscar adayı olanları gördün mü, misal en çok beğendiğin hangisi acaba? Gülümseyince sen dudağın titrerdi, ince bir çizgi dans ederdi dudağının kenarında, o oluyor mu hala? Sezen'i çok severdin hatırlıyorum, yeni albüm de çıkardı dinledin mi son albümünü, albümü çıktığında kesin kritik ederdik "favorim şu şarkısı" derdin, peki bu albümde favorin hangisi? Ölümlü dünya, dert etme derdin dert ederdim, yanık üşümeler, sır dolu hayal kırıklığıyla örülü bir yaşamı peki sen dert ediyor musun ki? Olur olmadık şeyler insanı yoruyor bilirim! Aklıma gelmişken futbol maçlarında çok heyecanlanırdın ama fırsat buldukça tribünlerden eksik olmazdın gerçi bu sene takım da pek iyi değil! Kitap okurdun akşamları. Benim kitaplarımı da okumuştun, yazardın ara sıra bana şurada ne demek istedin burada neyi anlattın diye, hatırlar mısın? Otomobili pek sevmezdin, vapur yolculukları içimi açar derdin bu kalabalık kentte, yağmurlu havada yürümeyi bir de! Dalga sesleri, uçsuz bucaksız mavi ve müzik ve kuş sesleri mırıldanıyor mu kulağına? Sormayı unuttum yoo sormaya korktum! Mutlu musun sahi, özür dilerim zaman kavramım yok, seneler geçmiş olabilir, bir hayat geçmiş, bir hayat tükenmiş olabilir.. Bağışla..

16 Mart 2017 Perşembe

Bomboş Vadi

Bütün olanlar sona erdiği zaman geriye bomboş bir vadinin sessizliği ve yolun sonunda uçsuz bucaksız ufku öpen denize ulaşmanın huzuru kalacak.

15 Mayıs 2016 Pazar

Yine akşam

Yine akşam. Güneş batıyor yavaş yavaş ve derin anlamları göğsünde saklıyor..Günler tesbih gibi dizili ardı ardına ve bugün pazar. Yeni doğacak günler kapıda ve geçmiş tüm hesaplaşmalarıyla dünde kalacak bir kaç saat sonra. Yalnızlıklar, ilişkiler, aşklar, evlilikler bu pazar bir günü daha tamamladı. Kimi bisiklet sürdü bir daha hiç gidilemeyecek yamaç topraklarda. Kimi sevdikleriyle sahil kıyısına uzandı, kimi ilk buluşmanın heyecanındayken kimi de ayrılığın ateşine düştü, bu gün. Evliliğin merasimi tekrarlandı anne ve baba ziyaretleriyle kimi evlerde, rutin. Çıkmaz sokaklarda dolaşıldı. İçkiler içildi, yemekler yendi. Bu mezenin içine ne koyduna bağlandı sohbetler. Ölümler hatırlandı. O sıra dalgalar vurdu kıyılara. Hayat yeni bir şans vererek üzerine düşen görevi yaptı insanlara. Gök yüzü maviden mora çaldı. Esti püfür püfür bir rüzgar güvertede simit attı genç bir kız martılara. Kahveden eve, akşam yemeği için dönerken Mehmet Amca, Anadolu'nun bağrında bir yerde.Kadehler devrildi peşi sıra. Mutlu evlerde. Yarın iş var diyenler bir kaç saate ayrılacaktı nasılsa ortamdan. Sinemalar boşaldı. AVM'ler doldu taştı. Mesire yerlerinin çöplerini taşımak kaldı geriye. Herkes evlerine çekilmeye başladı. Yine akşam. Yine yalnızlığın son demleri. Anlaşılmak kadar anlaşılamamayı da yaşadı bugün insanlık. Ölümler, doğumlar devam ediyordu hiç durmadan. Müsaade istendi kalplerdeki misafirliklerden. Yemekler ocağa kondu. yemek bulamayanlar çöpleri karıştırmaya başladı. Binlerce liraya şarap açacaklar eğlence mekanlarını doldururken, mezar ziyaretlerini unutmamış evlatlar, dualar etti kaybettiklerine. Yeni dostluklar kuruldu. Uçağa binip tatile çıkanların bir sene boyunca planları başlamak üzereydi. Sevdiği takımın şampiyon olduğuna sevinecekler kaplayacaktı az sonra caddeleri, mekanları. Yine akşamdı işte.

Bir gün daha sona eriyordu yeryüzünde..

8 Mayıs 2016 Pazar

Benim Annem, Bir Melekti Yavrum..



Beni kolay doğurmamışsın benim güzel annem, hep öyle derdin, hem ebe filan gelmiş ters dönmüşüm bu yalan dünyaya gelmemek için epey zorlamışım seni, hastane filan hak getire, ne sıkıntı çekmişsin, anlattığında tuhaf olurdum, olur kızarır bozarırdım, üzülürdüm hatta neden sana böyle acılar çektirdim diye....

Sonrasında sütten kesilmen uzun sürdü derdin. Konusu açıldığında, daha dünyaya gelmeden sana ne zorluklar çektirdiğimi düşünürdüm. Boynu bükük ve mahçup bir sızı orası.

Beş yaşındaydım. İstanbul'da tarihin en yoğun kar yağışı yaşanmıştı. Çocuktum sonuçta, yaşıtlarım sokaktaydı. Ben de çıkmak istiyordum. Ama "yavrum üşürsün, olmaz bugün" demiştin.

Pencereden arkadaşlarımı izlemiş, dışarı çıkamamış sana küsmüştüm. Ama o gün canını dişine taktın bana kalın mavi renkli hemde önünde kardan adam figürü olan bir kazak ve eldiven diktin. O gün dışarı salmadığın için küs olan ben, ertesi gün doyasıya kartopu savaşı yapmıştım arkadaşlarımla. Hem sıcacık kazağım ve eldivenlerim vardı. Çok mutlu etmiştin beni...

Okula başlayacaktım. Artık yedi yaşındaydım. Ama korkuyor ve çekiniyordum insanların arasına karışmaktan! Ortama adapte olamayacağımı anladın. Annelik içgüdüsü! Öğretmenimden izin alarak benimle birlikte aynı sırada oturdun. Günlerce. Sonra alıştım. Karıştım hayata..

Kimliğimi yenilediğimiz günü anımsıyor musun? Lise yıllarıydı,hani düğüne gider gibi briyantin sürmüş, süslenip püslenmiş yeni aldığın gömleğimi giymiştim..

Zaten sakalım da çıkıyordu, mahalledeki stüdyo tuğba tanıdıktı üç beş kuruş indirim yapar ümidiyle oraya gitmiştik.Geçenlerde kimliğimi yenilemeye gittiğimde anımsadım, çekindiğim resme baktım hafif seyrelmiş saçlar, kesilmekten bıkmış sakalım ve birkaç beyaz saç. Milyonlarca yıl geçmiş gibiydi. Nüfus suretime göz atarken bir şey dikkatimi çekti..Anne adı karşısında sen vardın.

Lise dönemimde bir de sokağımızın en güzel kızına sevdalanmıştım. Bilirdin benim, içe dönük sıkılgan ve kırılgan hallerimi. O kızı çok sevmiştim. Ona karşı beslendiğim ve büyüttüğüm her ne varsa biliyordun ve görevinin yaşayacağım hayal kırıklığıma karşı beni dik tutmak olduğunu da. Kırıldım kalbimden, tam orta yerimden, beni hayata yine sen döndürdün.

Askere gittim. Ki beni tanıyordun. Hayata karşı inanılmaz yaralı biriydim, zor bir çocuktum. Beni her hafta ziyarete geldin. Memleketin doğusu, batısı fark etmedi. Senle birlikte askerlik yaptım nerdeyse. Komutanımla tartıştığını anımsıyorum. Bir gün komutanım sudan sebepten bana bir fiske vurmuştu da telefonda hesap sormuştun. "Ne oldu, yavrum çabuk söyle, yıkarım başlarına askeriyeyi" diyerek. Ben hala dünkü toy çocuk "Annem, komutan bir kaç fiske vurdu sadece mühim bir şey yok" demiştim. Sabahına damladın. Komutana fırça attın! Sayende evci iznine çıkarıldım. Sayende sana özlemimi giderdim, bir nebze..

Askerden döndüm, tek hayalindi evlenip yuva kurmam. "Torunumu alayım kucağıma başka ne isterim ki, mutluluğunuzdan başka" derdin. Bir kız arkadaşım olmuştu, ilişkimiz çok güzeldi, iş ciddiye bindi sonra seni, sonra her şeyi hiçe sayarak aşka kapıldığımı gördün. Frenlemek istedin, zira bir şeyler yanlış gidiyordu. "Seviyorum, karışma anne" dedim. "Sen ne anlarsın ki?" Mağrur olmak büyük yalan. Terk edildim. Sonunda sen haklı çıktın. Ben yanıldım. Ama onca hatama rağmen "Olsun yavrum; hayatı böyle öğreneceksin işte" dedin. Yaralarımı sardın.

O günlerin ertesinde Boğaz'a gitmiş, gezmiş yemek yemiştik. Bu bile seni çok mutlu etmişti. Bir daha seni oralara götürmedim. Götüremedim. Sonra hastalığımda baş ucumdan ayrılmadın Aşktan yana hayal kırıklıklarımda omzun hazırdı daima. Bana çok iyi baktın. Ama ben...

Babam iflas etmişti. Çorba, soğan ekmekle uzun bir müddet geçinmeye çalıştığımızda, ailemizi ayakta tuttun. Sanki saraylara layık sofralarmış gibi sundun bizlere yemekleri, hiç fark etmedik. Sıkıntılarımızı. İçip unutmaya çalıştığım dönemlerdi yaralarımı. Kötü bir yoldaydım ama sen bana yine kıyamadın. Herkesten gizli, cebinde yirmi lira varsa. Onunu bana verirdin. Kalanıyla pazara giderdin.

Yirmi beşimdeydim. Işıltılı gecelere kaptırmıştım kendimi. Yüzünü görmüyordum bile günlerce. Eve uğradığımda, "Özledim seni yavrum, nerede kaldın gözüm yollardaydı" derdin. "Offf sıkma beni, tamam anne anladım, unut beni, artık böyle" derdim. "Büyüdüm ben artık. Alış" bir de. Oysa hiç büyüyemedim.

Alışırmış gibi yaptın.

Ailemiz ne sıkıntı çektiyse ya da nasıl güzel günler geçirebildiyse onda dokuz buçuğu sayendeydi. Namazında, duandaydın. Evimiz mevlütlerden geçilmezdi. İzdiham olurdu her düzenlediğin merasim. Sorduğumda," Oğlum bir gün biz de geçip gideceğiz dünyadan, sakın dualarını o zaman eksik etme olur mu?" derdin.

Anneni erken yaşta kaybettiğin için, "özellikle ve özellikle" Kibariye'nin söylediği "Eller kadir kıymet bilmiyor, anne senin kadar kimse sevmiyor anne" şarkısında için için ağlardın öyle çok ağlardın ki o şarkıyı duyduğumuz yerde kapatırdık. Kasetini bile saklamıştım açıp dinleyip üzülmeyesin diye. Kim bilir içinde ne fırtınalar kopuyordu o anlar. Anımsıyorum. Hep bir torun sevmek istedin. Ama olmadı anne...

Sonra bir gün, ansızın fenalaştın, doktorlara gidildi, kanser dediler. Sonra ameliyat dediler. Ameliyat oldun. İyileşecek dedi, doktorlar, iyileşemedin. Mazide kalan o günleri anımsıyorum da şimdi..

Bir akşam salonda televizyon izliyordum. Herkes uyumuştu. Paaat diye bir ses geldi odandan. Koşarak içeri girdim. yatağından düşmüştün. Çok kilo vermiştin günler boyunca. "Artık hiç bir yerim tutmuyor yavrum, özür dilerim" demiştin. "Anacığım asıl beni affet, ben özür dilerim bir şey yapamıyorum" diye demiştim...
Zira doktorlar bütün müdahaleleri yapmıştı ve eve göndermişlerdi. Bir gün fenalaştın. O gün ambulans geldiğinde, bakışlarını unutamam. Son kez baktın hayatının geçtiği, bizi büyüttüğün evimize sanki...

Sonra hastaneye kaldırdık. "Görebilir miyim" demiştim doktora. Ve "Nasıl olacak?" "İyi olacak" demişti doktor. Ama o gece eve gitmemizi söyledi. Ben kaldım. Gece dörttü. Yağmur yağıyordu. Hastane koridorlarında volta atıyordum. Dışarı çıktım sigara içmeye. Derken telefona bakan çocuk, beni çağırdı resepsiyondan. "Doktor acil seni istiyor" dedi. Koştum dört kat. "Üzgünüm, kaybettik annenizi" dedi doktor hanım. Ne kolay söyledi. O gün dünya başıma, bütün galaksiyle birlikte yıkıldı. Seni toprağa verirken son görevimizde ebedi istirahatgahına, o çukura indim. Tek düşüncem, "nasıl yatacaksın burada, üşür müsün" acaba idi. Sonra üstünü örttük topraklarla. "Nefes alamaz ki annem dedim!"

İnsanlar benden gözlerini kaçırdılar.

Sonra çiçek oldun, bahar oldun, güneş oldun, toprak oldun.. Sonra ırmakların kıyısına gittin, bin bir türlü çiçeklerin açtığı yere, deniz kıyılarına. Cennetti değil mi gittiğin yer; hani masmavi her yanı, okyanuslar, gök kuşağı, çiçekler, ırmaklar, şelaleler, yemyeşil ovalar, mutlu insanların olduğu yer, değil mi?

Bugün hiç unutmadan seni anımsadım. Dallarında çiçekler açacak yine, güneş yüzüne vuracak, yağmurlar öpecek alnından. Gülümsediğini hissedeceğim ve o çok önceden bana dua et emi yavrum bana dediğini. Edeceğim yine anne. Daha önce de her gün her gece de ettim. Sonra seninle konuştum. Duydun mu? Beni duydun mu anacığım? Ben seni duymuyorum, duyamıyorum. Rüyalarımda bile görmüyorum. Şimdi hayal oldun sen, düş. Çok uzakta bir düş! Ne görüyorum ne ölüyorum...

Ama bil ki, seni çok özlüyorum. Vasiyetini yerine getirmeye çalışıyorum şimdi.. "Sen çok büyük işler başaracaksın oğlum inanıyorum sana!" deyişin sağır ediyor kulaklarımı..Bir kaç adım yol alsam da sensiz hep çamura saplanıyorum! Çok geç bunu söylemek belki. İyi ki annem oldun. Ah özür dilerim. Elini öpemedim. Hayatımda bayramlar haricinde pek öpememiştim zaten.

Affet. Ellerinin sıcağının, saçlarının kokusunun yerini tutar mı? Ah anacım! Üzdüm ise, ki çok üzdüm seni ne olur beni bağışla. Sen yaşarken, layıkıyla bu günü her gün gibi kutlayamadıysam bağışla. Mekanın cennet olsun diye yalvarıyorum Allah'a. Benim bir parça sevabım varsa anneme yaz diye. Hem Zeki Müren'in dediği gibi be anne; "Geceler sensiz çok soğuk ve karanlık!"

Ama buluşabilirsek, anlatacağım çok şey var, o zamana dek rahat uyu meleğim, güzel anneciğim canımdan daha çok sevdiğim..Geleceğe dair bir şey için yaşıyorum sadece. Yanına ilk geldiğimde yine fısıldayacağım..

Mümkün olabilirse; bir çocuğum olduğunda. O'nu başucuna getireceğim ve o dünya tatlısına o gün: "Benim annem, bir melekti yavrum diyeceğim."

12 Mart 2016 Cumartesi

Kaldım mı?

Önce “hadi aç hediyeni hemen” derken sen gözlerimin içine bakmana dayanamadığımı itiraf edeyim. Poşeti hunharca açmıştım. Oğuz Atay, Tutunamayanlar! Ne kadar mutlu oldum, anlatamam. Ömrümce aldığım en güzel armağandı. İlhan İrem, “sazlıklardan havalanan” diyordu o sevinç arasında. Sen de bana “biraz Oğuz Atay gibisin! Hem hani derdi ya Atay; “Çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın ‘romantik’ bölümünü, sen kızacaksın ama annemden tevarüs ettim.”

“Annene düşkünlüğünü bak ne güzel açıklamış” dedin ya tebessüm ettiğimi bak şimdi hatırladım. Vüsat O. Bener'i de okumaya başlamışsın. Hegel'den, Kant'tan konuşurken, en sevdiğin şair kim peki diye sordun. Saymaya başladım ustaların adlarını. Saatler son düzlükte dörtnala ilerlemeye devam ededursun sevdiğimiz şairlerden bahsettik biraz işte. "Belki otobüs gelir biner gideriz" dedim sana. "Dönmeyeceğimiz bir yer beğen" dedin sen de! Bir kaç yudum aldık sonra kadehlerimizden. Tom Waits çalıyordu, bak dur ne dinleticem sana deyip Opus'tan Live is Life'yi açtım, güldük, kaset takılıyordu ara sıra, olsun. Sıradaki parçayı kalbi kırıldığı yerden bir daha onarılmayan bütün aşıklara armağan edelim diye bir cümle geçti aramızda, ya sen ya ben, geçmiş zaman, anımsayamıyorum. Chris de Burgh'ten bir şarkı esnasında birer cigara sardık, iki nefese döndü başımız dünya durdu da duvarlar geldi üstümüze. Neşet Baba'yı açalım dedim sana. Gözümüzden bir kaç damla yaş süzüldü dinlerken. Cemali'yi dinlemeyeli uzun zaman olmuştu. Sırada o olmalıydı. Renksiz hayaller dolu, dökülen gözyaşlarım diye başladı parça. Hayatın renksizliğine çizik attın pastel tonlarda! Balkona çıktın akabinde başın dönüyordu, belli. Benim için hayat dursun şimdi dedin o yaşta, o gecede, o kafada. Üşüdün girerken içeri, hatırlatayım diye söze girdim; “Durmayacak!″

Lionel Richie ve Sting geçişleri fonda akıyordu zihnimizden. Sen üniversiteyi kazanmıştın o sene, son akşamdı, ertesi gün yola çıkacaktın, ben de kalacaktım bu bunalım şehirde, sensiz üryan. Askerliğime de bir kaç sene vardı. Hayat tam orada başka bir dünyaya doğru ekseni kayarcasına, avuçlarımın arasından uzaklaşıyordu sanki. Bir yere bağlamayacağım. Uyuduk sarılarak o gece, o net de diğer her şey flu. Anılar gibi. Ertesi sabah not bırakıp gitmişsin; o geldi aklıma; "seninle başka bir rüyaya uyanmak ümidiyle, düşlerimde kal."

Kaldım mı peki?

29 Ocak 2016 Cuma

Flu hatıra

Aklının dehlizlerinde bazı anılar var ki silinmiyor. Gününü bekliyor. Canını ilk günkü gibi yakacağı günü. En mutlu anında yahut üzüntülüyken, canının sıkkın ve her şeyden bıkmış olduğunda. Flu hatıralar birdenbire net acılara dönüşüyor. Ve sen bunu kimseye anlatamıyorsun dahası içinde rendelenen bir yaşam ağrısı salına salına hafızanda dans ediyor.

3 Ocak 2015 Cumartesi



Biraz dertleşmek istedim…


1- Lafa gelince mangalda kül bırakmayan, dostluk deyince en kralı olduğunu iddia eden, arkadaşlığı facebook duvarına iletimin düşmesini sanan samimiyetsizlerden sıkıldım. Bıktım. Akrabalığı facebook üzerinden yaşayan yakınlarım dahil.
2- Bir kitabım çıktı. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz. Yok çok sık paylaşıyormuşum, yok başka şey bilmiyormuşum. Pardon, sizin gibi 578 yer bildirimi, 250 içiyorus güzeliz, 188 yemek paylaşımı, 165 kedi fotosu, 98 çoluk çocuk aile çok mutluyusss bissss paylaşımı yapmadığım için özür dilerim.
3- Uğraştığım şeylerle ilgili hayatımda görmediğim insanları gördüm tanıdım, görmeye devam ediyorum. Her gün aynı sıkıntıları yaşamaktan ben bunaldım. İnsanlar yorulmadı. Üstelik ne kadar rahatlar! Herkesin keyfi yerinde. Kimse kimseyi düşünmüyormuş, bir daha anladım.
4- İki yüzlü insanlardan illallah geldi. Yüzüne gülüp arkandan iş çeviren amma çok insan varmış. Yaşım yolun yarısına geldi. Öyle dolu dolu yıllar yaşadım ki ama hiç böylelerini görmemiştim, ağzım açık kalıyor.
5- İnsanlar yaşamak, hayatını devam ettirmek için çalışmak durumundadırlar. Ve çalıştıklarının karşılığını doğal olarak almaları gerekir. Alamadıkları zaman, aile hayatları ve sosyal yaşantıları sekteye uğrar. Kiradaysa kirasını ödeyemez. Faturalarını karşılayamaz. Banka borçlarını, yaşamsal ihtiyaçlarını gideremez. Hadi bir ay dayansın sağdan soldan. Ya aylarca alamazsa? Hiç düşündünüz mü? Hiç düşünüyor musunuz? Peki, onlar o sıkıntı çektirenler düşünürler mi? Sanmıyorum!
6- Kitap dünyasında belli başlı yayın evleri türedi. Çok satan kitaplar adı altında rafları işgal eden saçma sapan içi boş bir sürü kitap çıkarıp bunlardan para kazanıyorlar.Sabah Kahvem, Öğlen Uykum, Akşam Namazım, İkimizi Ona Anlat, Beni Sana Sor, Yaralı, Yarasız, Ayşe Gibi Sevmemek, Söyle Sebastian, Ne Dersin Sebastian vs. vs. Sonra kitap okuyorum diyor insanlar. Ne okuyorsunuz diyorum? Dostoyevski, Tolstoy, Oğuz Atay, Sabahattin Ali, Franz Kafka, Nietzsche, Camus, Georges Perec’ten en azından birkaçından bahsedecek sanıyorum Karşımdaki Ahmet Batman, Serkan Özel, Kahraman Tazeoğlu diyor. Pucca edebiyatından bahsediyor! Bence Cin Ali veya Ayşegül tatilde daha etkili olur.
7- Yeri gelmişken nasılda insanları maddi manevi sömürüyorlar şaşıyorum. Misal Ahmet Batman diye biri yok. Yani öyle biri yok. İnsanları nasıl da kandırıyorlar. Sektöre bak hele! Yazık. Niran Ünsal ve Tuğçe Kazaz’dan sonra Kahraman Tazeoğlu ne ara dine yöneldi? Yoksa Elif Gibi Sevmek tadında kitaplar çok satıyor diye mi? Ve bunlara prim tanıyan o malum yayın evi Türk yayın dünyasının en büyük düşmanı farkında değil mi kimse? Zaten yasla kendini muhafazakar kitleye, iktidara, yandaşa, hoop gelsin paralar…
8- Bazen düşünüyorum insanın onca çabaları, çalışmaları hayata dair düşünceleri, yaşadıkları, hissettikleri bu kadar değersiz mi?
9- Belli başlı yazarlar ve eleştirmenler kendi küçük dünyalarında sanat ve edebiyatı öyle kendilerine yontuyorlar ki kimseyi kabul etmeme en iyisini biz biliriz gibi bir düstur edinmişler sanki. Onur Caymaz denilen şahsın dostum Ali Lidar’ın kitabına sarf ettiği terbiyesiz söylemler aklıma geliyor da. Bu arada belli başlı yazarlardan kastım Onur Caymaz sığlığında olamayacak kadar geniş yelpazedeydi.
10- Bana gelince; evet, sosyal medyanın geniş kitlelere sesimi duyurmada etkisi oldu. Şükran borçluyum bu sayede rastladığım güzel kalplere. Daha önce hiç tanımadığım kadar iyi ve bilgi birikimi yüksek insanlar tanıdım. Ve bir çok yüzüne dahi görmediğim düşmanım oldu. Adam veya kadın beni tanımıyor sallıyor! Heyhat! Evet evet daha önce defalarca dosyalarımı yayın evlerine, şiir ve öykülerimi dergileri yollamış ve yanıt alamamıştım. Dostoyevski’de ilk kitap dosyalarını götürdüğünde yayıncılara red yanıtı almamış mıydı dedim içten içe kendime. Sosyal medya o zaman ortada yoktu. Ve sektörün bu çarkları burnundan kıl aldırmıyordu. Belki ben de boktan yazıyordum. Bilemiyorum. Ve akabinde yazdıklarım, ilgilenen değerli insanlara ulaştı. Hayatımda yaşadığım en muazzam duyguları hissettim bu süreçlerde. Para için yapmadım, yapmıyorum da bu işi. Anlatacaklarım vardı konuşmak değil yazmak istedim.
Neyse, doluydum biraz içimi dökmek istedim. Ha bu arada yılbaşına 1 hafta kaldı henüz şimdiden 387 tane “Harika bir yıldı! Bunun bir parçası olduğun için teşekkürler paylaşımı gördüm” Ne mutlu size hepiniz, muhteşem bir sene yaşamışsınız!” Ahh yalan dünya ahh..

22 Ekim 2014 Çarşamba

Düş

Bir düş, uykusunda kadına fısıldadı. "Umudunu yitirme. Ömrünce görebileceğin en güzel rüya sahnelenmedi." Bir kaç gün sonra kadın, bir deniz kıyısında; uçurumun yanı başında hayata baktı göz ucuyla. Düşün içinde başka bir düş müydü yoksa gördüklerim diye...

"Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan ne kaybedebilir ki?" dedi iç sesi. Kadın, bir kozanın içinden çıktığı gün intihar etmeyi düşünen kelebeğe benziyordu, uzaktan bakınca. "Doğru ya, kaybedeceğim her şeyi kaybettim "dedi iç sesine. Düşünmekten vazgeçti sonra düşünceleri, birden sustu kelimeler zihninde. Ve bıraktı kadın kendini boşluğa. Kendi sonsuz boşluğuna.

Yolculuk

O kadar çok görüntü ve ses karışmış ki ölü şehrin canlı kalan son hücrelerine. Ve her bir ses çığlık, her görüntüde, hayatta kalan son fotoğraflar sanki. Otobüsten ineceğim durağa yaklaşırken, oturduğum koltuktan kalkmak üzere kıpırdandığımda yanımdaki kirli sakallı ve yorgun yüzlü gencin geçmeme müsaade etmesi için göz göze gelmemle ve ufak bir tebessümle teşekkür ederek kapıya yaklaşmamla beraber aklıma düşen buydu bu akşam. Yol boyunca mengeyle sıkıştırılmış trafiğin ve yüzlerce aracın arasında kalmanın iç sıkıntısının karışımı huzursuz düşünceler oymuştu belki düşüncelerimi. 1200'ü aşkın sarı far ışığını saydığımı fark ettim mesela gözümün kamaşmasını durdurmak için ara sıra uykulu göz kapaklarımı kapatırken. Önümde, sağımda, solumda oturan insanları gözlemlemekten okuduğum kitaba konstrasyonum azalıp durdu. Tam arkamda kendisinden akıllı telefonu elinde diğer uçtaki konuştuğu kişiye bağıra bağıra bir şeyler anlatmaya çalışan adamın ineceği durağın biran evvel gelmesi için dua ettim. Otobüsün ortasındaki ayakta durma boşluğunun hemen bitiminde uyuklayan ve bu yüzden ara sıra başı arkasına doğru düşen ve o esnada bende otobüs tavanını izliyor hissiyatı uyandıran gencin kulaklığında çalan şarkıyı tahmin etmeye çalıştım. Oturduğum koltuğun sağında kalan yaşlı teyzenin elinde plastik poşetinin içinde hangi yiyeceklerinin bulunduğuyla ilgili oyaladım kendimi. Neyse ki yol bitiminde, ayaklarımı asfalt zeminle buluşturup yürüme pozisyonuna geçtiğimde yolculuğun omuzlarıma yüklediği ağır yük nispeten hafiflemişti.

Adımlamamla beraber hemen solumda yaprak çitlerle etrafı çevrili kafeteryada türbanlı bir kızın sigarasını kül tablasına bırakırken başı ucunda biten garsonun kızın siparişini -bir dilim pasta- masaya bırakmasına şahit oldum. Az ilerideki diğer kafeteryada dağınık haldeki masa düzeninde üçe iki erkek, dörde iki kız, beşe iki erkekli gruplar halinde oturan gençleri gördüm. Ailelerin şişkin cüzdanları sayesinde ödenen pahalı cep telefonları masaların üzerini kaplıyordu. Piyasadaki en yüksek fiyata satılan sigaralar, yine ailelerinden aldıkları harçlıklarla ödeyecekleri kahveler vardı masaların geriye kalan kısımlarında. Gençlerden kimi kahvesini yudumlarken, kimi iki parmağının arasındaki sigaranın külüne dikkat etmeden çaprazındaki arkadaşının ne söylediğine dikkat kesilmiş, kimisi de yüksek sesle ağzından çıkan kelimeleri etrafa tüküre tüküre diğerlerine bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.

Tekel bayisinden çıkan eşofmanlı kır saçlı orta yaşlı adam elindeki siyah poşetle evine yürürken önümde, hemen sağımdaki ganyan bayisinde homurtular yükselmiş ve kuponlarına işaretledikleri atların kazanmadığı belli olan şanssız kalabalık dükkanı terk etmekteydi.

Soluk ve karanlık bir sokağa girdim. Sokağın dinginliğini, ön camları açık aracında yüksek sesle müzik dinleyen ve dinlediği şarkıyı tüm sokak sakinlerine ve de şans eseri o anda sokaktan geçmekte olan yabancılara dinletmekte kararlı gençle göz göze geldik. Gözlerinde isyan, huzursuzluk, sarhoşluk, mutsuzluk karışımı bir ifade takınmışlığını fark ettim ki hızla aracı uzaklaştı.

Eve doğru adımlar kala, sokağı aydınlatma direğiyle hemen karşısındaki incir ağacının arasına bağlanmış bez afişin arasından göğe yükselen uçağın ışıklarını gördüm. Kim bilir nereye gidiyordu koca demir yığını? Kim bilir nereye seyahat ediyordu içindeki yolcuları, inecekleri yerden başka noktaya nasıl gideceklerdi ve o yolculuk kavuşmaya mı, uzaklaşmaya mı yoksa ölüme doğru mu olacaktı?

Gün bitti diye geçirdim içimden. Ya da hiç başlamamış mıydı?

Gözleri

"Gözleri, senden evvel hayatımın en yorucu ve en hüzünlü hikayesini yaşadım; ne olur ruhumu kanadığı yerden sar, aşkın ne demek olduğunu hatırlat, huzuru kollarında yaşamama izin ver der gibi bakıyordu."

Ruh Hali

Sabah uyandığımda gözlerimi açamadım. Beyazperde inmiş, içinde benim de oynadığım bir korku aksiyon sahneleniyor. Durun yahu ilk gösterimi. Hele ben izliyim, DVD si çıkınca hepinize haber ederim. İnsan bazı sabahlar hiç uyanmak istemiyor ya bugün de onlardan biri. Yataktan zor çıktım. Çıkmak istemedim aslında, yorganla ayrılığımız bu sabah daha hüzünlüydü. Sonra dokuzbin küsür gündür hayattayım hemen hemen diye kabaca hesap yaptım cebirim kuvvetlidir. Aklıma geldi birden matematiğim zayıftı ya benim okul dönemimde. Bir o kadara yakın yaptığım şeyleri yine yaptım kalkınca, elimi yıkayıp yüzüme hayatı vurdum. Aynada bir yabancıya baktım. Tanıyamadım. Ocağa çay suyu koyarken, kahvaltılık biraz peynir, biraz zeytin. Domatesi sormayın kilosu üç küsür. Canım sıkkındı. canım epeydir sıkkındı. Sigara yaktım. Boğazımı acıttı. Derinden öksürdüm. Bırak şu meredi dedi, annem. Sonra hatırladım. Hafızamın her öksürüğümde bana oynadığı bir oyundu bu çünkü annem ölmüştü. Pencerenin perdesini açtım. Rüzgar içeri hücum etti cam kıyısında yatmış gibi. Sokağa karşı üfledim dumanı sonra. Karşı balkona çıkan teyze pasif içici olmuş mudur? Çayın altı fokurdamaya başladı. Şeker nerede sahi? Demlik işi tamam. Şeker yok. Sigara üç tane. Çaya sakla. Çay sevmiyorum. Hava kapalı. İnsan her gün aynı şeyleri yapmaktan bıkmaz mı? Siz bıkmaz mısınız? Hele daha yola çıkılmadı, hangi gömlek, hangi pantolon giyilecek, ütüsünü kim yapacak, çizgi sevmem hem. Otobüsler arı kovanı gibi bir boşalıyor, bir doluyordur şimdi. Ama yer yoktur. Neyse çay oldu. Şeker varmış iki tane kesme. Maaşımı da vermediler. Maaşımı uzun zamandır vermediler yahu sahi. Ne içip ne yiyorum ben? Alacaklılar kapıda. Mecazi olarak kapıda. Mecazi diye biri yok canım, kapıyı açtım kimse yok. Bir çift ayakkabım. Burnu su alıyor. Burnum akıyor. havalardan. Maç varmış gece televizyonda dedi. Sevmem. Müzik açayım. Boşver. İki zeytinle bir kibrit kutusu küçüklüğünde peyniri indir mideye. İndi. Çay olmuş mu? Koy ince belli bardağa. İnce bel, ne ya? Şöyle tombul bir fincan daha iyi. Ödüllendir kendini.Şekerler intihara hazır. Kelebeklerin ömrüne benziyor şekerlerin ömrü. Sigara yakıp zihninden geçen bütün huzursuz düşüncelerini, aklının serili kırmızı halılarının altına süpür. Hadi yola çıkma zamanı. Demişti ya biri, rolünün hakkını ver diye. Şimdi yaşıyormuş gibi yap, inandırıcı ol. Kaç bin gündür yaptın hatırla! Yine yapabilirsin. Aslanım benim. Aslanım ne ya, Nevizade'de leş bir bar. Off üst kattaki kadın halı silkiyor her sabah insanın üstüne doğru. Kadının evinde sanırım hafriyat çalışmaları var. Markete görünme, borç var. Maaşlar ödenecek de, aynı yalanı yine söyle. Hem sen yalancı değilsin ki! Üşüme geldi. Doktor kansızlık der, ben sensizlik offf ne diyorum ya! Yazın bile kazak giyerim. çok üşürüm. Üşümek sanırım ömrüm. Kışları buna rağmen daha soğuk ne garip. Rolüm bir yere gitmiyor. Kendini her gün oynamaya çalışan adam. Kime başvuracağım değiştiremezler mi, figürasyon sıktı. Yol da bir yere gitmiyor. Birbirinin kopyası günleri yaşamaya doğru çıkıyor sadece. Ne diyordum? Unuttum...

Vazgeçenlere İnat


Ben saçlarını koklayınca Tanrı'nın müjdelediği cenneti aklıma getirdim bugün. Biliyor musun uçurum kıyısında kaderime doğru, denizin hırçın dalgalarına taş atarken ve hiç olmadığım kadar kimsesizken minik serçeler uçuşuverdi kalbimde. Sen, ahu gözlüm. Ömrüme baharı fısıldadın gelişinle. Sayende çocukluğuma döndüm. Dönme dolapta mahsur kaldım. Çarpışan arabayı ehliyetsiz kullandım. Kapı zillerine basıp kaçmaya yeltendim. Sokak ortasında topa sertçe vurup komşu teyzelerin camını kırmayı planladım. Saklambaç oynuyordu mahallenin bebeleri, aralarına katıldım en önce seni bulmak istedim. Ama sen derinlerime saklanmıştın. Hiç kaybetmeyecekmişcesine tutup çıkardım. Yaşama inanmaktan vazgeçmişken, tuttun sen de ellerimden beni ölesiye yaşamaya inandırdın.

Ve sonra; "Ölmekten korkma" dedin, gözlerime bakıp. "Biz seninle, hayattan vazgeçenlere inat bir ömrü birbirimizden hiç vazgeçmeden yaşayacağız."