yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Temmuz 2018 Pazartesi

Distopya

"Hafif acıları anlatırım, derin acılar bana kalsın." cümlesi beni anlatır bütün iç organlarıyla. Bir şarkı da buna eş anlam olarak "Dertler derya olmuş, bende bir sandal, devrilip batmışım, boğulmuşum ben." der. Distopyam budur.

20 Haziran 2018 Çarşamba

Kaldım mı?

“Hadi, aç hediyeni,” derken gözlerindeki o parıltıyı unutmak mümkün mü?
Oğuz Atay… Tutunamayanlar.

Beni ne kadar mutlu ettiğini anlatamam. İlhan İrem çalıyordu; Sazlıklardan Havalanan sevinçle karışıyordu o ana. Bana “Oğuz Atay gibisin,” demiştin. Hani der ya Atay:
“Çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın ‘romantik’ bölümünü—sen kızacaksın ama—annemden tevarüs ettim.”
“Annene düşkünlüğünü ne güzel anlatmış,” demiştin. Seni anlatıyordu aslında. Gülümseyerek hatırladım.

Vüs’at O. Bener okumaya başlamıştın. Hegel’den, Kant’tan konuşurken birden sordun: “Peki senin en sevdiğin şair kim?”
Saatler son düzlükte dörtnala koşarken, içimiz yolculuk istiyordu. “Belki bir otobüs gelir, biner gideriz,” demiştim.
“Dönmeyeceğimiz bir yer seç,” demiştin sen. Başka türlüsü mümkün değildi zaten.

Kadehlerimizden birkaç yudum aldık. Tom Waits çalıyordu. “Dur, sana bir şey dinleteceğim,” deyip Opus’tan Live Is Life’ı açtım. Kaset arada takıldı; olsun.
“Sıradaki parça,” demiştik, “kalbi kırıldığı yerden bir daha onarılamayan bütün âşıklara gelsin.” Bunu sen mi dedin, ben mi—artık hatırlamıyorum.

Chris de Burgh eşliğinde birer sigara sardık. İki nefeste başımız döndü; dünya durdu, duvarlar üzerimize geldi.
“Neşet Baba açalım,” dedim. Dinlerken gözlerimizden birkaç damla yaş süzüldü.
Şişe Ahmet Kaya’yla, Tanju Okan’la bitti. Cemali’yi uzun zamandır dinlememiştim.
“Renksiz hayaller dolu, dökülen gözyaşlarım…”
Hayatın renksizliğine pastel bir çizik atmıştın o gece.

Balkona çıktın sonra; başın dönüyordu, belliydi.
“Benim için hayat dursun şimdi,” dedin—o yaşta, o gecede, o hâlde.
Üşüdün içeri girerken. “Durmayacak,” dedim.
Zihnimizde Lionel Richie ile Sting birbirine karışıyordu.

O yıl üniversiteyi kazanmıştın. Son akşamdı. Ertesi gün yola çıkacaktın.
Ben kalacaktım—bu bunalım şehirde, çıplak. Askerlik de vardı önümde.
Hayat tam orada, ekseni kayıyormuş gibi, avuçlarımın arasından uzaklaşıyordu.

Sarılıp uyuduk o gece.
O net.
Diğer her şey flu. Anılar gibi.

Sabah not bırakıp gitmiştin.
“Seninle başka bir rüyada uyanmak ümidiyle,” yazmıştın.
Altına da eklemiştin:
“Düşlerimde kal.”

Kaldım mı peki?

31 Ocak 2018 Çarşamba

KENDİME GİDİŞ BİLETİ

Bazen sırf toplum nezdinde daha iyi hissetmek adına, istemediğim şeyleri yaparken buluyorum kendimi. İstediklerimi yaptığımda karşılaştığım hissiyata, tam tersi durumdayken ulaşamıyorum. Yıkıcı kurallarla dolu değişen toplum normlarının, günümüzde kaotik baskıcı ve katı siyasal iklim ile körüklenmesi sebebiyetiyle yaşamsal buhranlar ortaya çıkıyor nefes almaya fırsatım kalmıyor. Kendini ne kadar, ne ile, nasıl ifade edebilir ki insan, sanal hikayeler ve görsellerle mi, yazacağı cümlelerle mi yoksa karşısındaki insanın gözlerinin içine bakarak sözlü olarak mı? Ne gibi koşullarda mücadele ettiğimi bilmeden, geçmişimden bugüne hikayemi dinlemeden, ön yargılar bulup cımbızla kendisine ters gelen davranışlarımı değiştirmeye ya da reddetmeye meyilli insanlara ne anlatılabilir?

Onaylanma çabasıyla tüketilen günler, aylara, aylar da yıllara dönüşürken hesabın sonunda ömre bedel oluyor. Her manada hak ettiğinden azını kazandığın hayat koşulları seni başka hikayelere sürükleyedursun, canım Tezer Özlü, tam da bu noktada; "Onayladığınız yanıtlar yalnızca bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin medeni durum dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiç bir çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. istediğiniz düzeye erişmek o denli kolay ki! Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiç bir değeri yok ki." diye ifade ediyor bu eşiği. Hayranım bu kadına. Toplumumuzca insan öldükten sonra değer görüyorken, sokak edebiyatı dergileri ölü seviciliğe bu denli rağbet edilmesine zemin sağlıyorken, uzaklardan bir yerden düşen bu cümleler, beynime bir balta gibi iniyor.

Değer yargılarınıza verdiğiniz biçimlerden ırak ve bağımsızım cesareti düşüyor avuçlarıma. Biçimsizlik! Uzak bir dünyaya bakış oluyor busize göre. Canımsınız. İşe vaktinde gel, söylenenleri yap, aldığınla geçin, evini geçindir, faturalarını düzenli öde, geciktirirsen devlet baba affetmez elinde avucundakileri de alır yoksa! Aile misafirliklerine git, uyumlu ve örnek bir insan ol, herkese iyi davran, canını yakanları affet, hataları bağışla, sana biçtiğimiz rolü oyna. Senin bir ömürlük rolün de bu. Programlanmış, dayatılmış birey olma sorunsalı.

Sanal dünyanız sizin olsun. Manasızca oturup Ezel'i 1.bölümünden itibaren izleme isteği uyanıyor benim içimde. Dinlemediğim bütün şarkıları, türlerine göre bilmek öğrenmek istiyorum. Okumadığım binlerce kitap var neresinden başlasam derken, zamanı tutamıyorum. Öyle güzel filmler ıskaladım ki ne zaman izleyeceğim bilmiyorum. Gitmediğim tiyatro oyunları var, görmediğim sergiler. Hiç bilmediğim deniz kıyıları ve şehirler var yosun kokusuyla uyanmak istediğim, kuş sesleri altında yürümek istediğim ormanlar var, peki bunları yapacak kadar zamanım var mı?

Bir varoluş sancısı duyumsuyorum hücrelerimde, sizin baktığınız yerden nasıl görünüyorsam size göre o olabilirim, ama ben o sandığınız kişi değilim hiç olmadım. Belirsizlikler arasından belirir insanın asıl varlığı ya ben de sınırları keşfetmekten bahsediyorum. Denizin derinliklerinden, dalga seslerinin uğultusundan, ağaçların suskunluğundan, çocukların pervasızca koşuşturmalarından, hayallerine doğru kırıklarını göze alarak gitmekten! Kendi boşluğumu dolduracak, kendi doluluğumu boşaltacağım böylece. Yeni acıları yeniden göze alacağım, kabuk bağlayan yaralarımı koparacağım, uyum sağlamamı istedikleri yaşamın özlemini duyacağım. Hayatı sevmem zaman aldı. Sevginin varlığını, bir insanı sevmekle anlaşılmaya başlanan sevgi hissinin varlığını öğrenmek çok zaman aldı. Şimdi, tapulu mülklerinden, eşyalarından, araçlarından, yaşamlarını bağladıkları kağıt parçalarından  arınmak da zaman alacak! Nereden geldiğimi artık hatırlamıyorum, nereye gittiğimi biliyorum yalnızca, kendime!


Önder Deniz Çavuşlar

14 Haziran 2017 Çarşamba

Varlığında Açan Çiçekler

Çünkü senin nefes aldığın şehirde yaşamayı sevdim ben, hiç yürümediğim caddelerle bu sayede tanıştım, kaldırımlarla konuştum, dertlerini dinledim bütün sokak lambalarının. Oturduğun sokağın başındaki bakkaldan almaya gayret ettim sigaramı. Mahallendeki manavdan sipariş ettim sevdiğin envai çeşit meyveyi. Yoksa da sıkı sıkı tembihledim. Balıkçı Haydar'dan taze balıklar aldım. Derya kuzusu bunlar diye diye su serpiyordu ben dükkanına geldiğimde üzerlerine. Göz göze geldiğimiz komşularını selamladım sonra, hiç tanımamama rağmen. Kuşlarla konuştum, ağaçlara gülümsedim, çiçeklere göz kırptım. Bir zamanlar bütün yalnızlık öykülerini ve aczimi dinleyen Galata'ya karşı kadehimi kaldırdım.

Dünyanın bütün yüklerini aldım omzuma, yeter ki değmesindi o güzel kalbine hiç bir sıkıntı.. Saçlarının kokusunda esir kaldım. Gözlerinin içinde kayboldum, kendime hiç dönmek istemedim, saatimi bileğimden söküp attım yanında vakit geçmesindi. Eğer yanında yaşadığıma deniyorsaydı ömür, hiç bitmesin istedim. Ve boğulmayasın diye derin yaralarımdan hiç bahsetmedim sana, çünkü varlığında açan çiçekler vardı..

Önder Deniz Çavuşlar

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Mutluluk

Saçlarına iliştirmek için eğilip tam bir çiçeği koparacaktım ki, elinle elime dokunup bırak kalsın dedin, bak o orada böyle daha mutlu. Mutluluk kelimesinin ne anlama geldiğini o gün anladım.

14 Mayıs 2017 Pazar

Benim Annem, Bir Melekti Yavrum!


Beni kolay doğurmamışsın hep öyle derdin hem ebe filan gelmiş ters dönmüşüm bu yalan dünyaya gelmemek için epey zorlamışım seni, hastane filan hak getire, ne sıkıntı çekmişsin, anlattığında tuhaf olurdum, kızarır bozarırdım, üzülürdüm hatta neden sana böyle acılar çektirdim diye. Sonra sütten kesilmen uzun sürdü dediğini anımsıyorum. Konusu açıldığında, daha dünyaya gelmeden sana ne zorluklar çektirdiğimi düşünürdüm. Boynu bükük ve mahçup bir sızı orası.

Beş yaşındaydım. İstanbul'da tarihin en yoğun kar yağışı yaşanmıştı. Çocuktum sonuçta, yaşıtlarım sokaktaydı. Ben de çıkmak istiyordum. Ama "yavrum üşürsün, olmaz bugün" demiştin.
Pencereden arkadaşlarımı izlemiş, dışarı çıkamamış sana küsmüştüm. Ama o gün canını dişine taktın bana kalın mavi renkli hemde önünde kardan adam figürü olan bir kazak ve eldiven diktin. O gün dışarı salmadığın için küs olan ben, ertesi gün doyasıya kartopu savaşı yapmıştım arkadaşlarımla. Hem sıcacık kazağım ve eldivenlerim vardı. Çok mutlu etmiştin beni... Okula başlayacaktım. Artık yedi yaşındaydım. Ama korkuyor ve çekiniyordum insanların arasına karışmaktan! Ortama adapte olamayacağımı anladın. Annelik içgüdüsü! Öğretmenimden izin alarak benimle birlikte aynı sırada oturdun. Günlerce. Sonra alıştım. Karıştım hayata.. Kimliğimi yenilediğimiz günü anımsıyor musun? Lise yıllarıydı, hani düğüne gider gibi briyantin sürmüş, süslenip püslenmiş yeni aldığın gömleğimi giymiştim. Zaten sakalım da çıkıyordu, mahalledeki stüdyo tuğba tanıdıktı üç beş kuruş indirim yapar ümidiyle oraya gitmiş işimizi halletmiştik. Geçenlerde kimliğimi yenilemeye gittiğimde anımsadım, çekindiğim resme baktım hafif seyrelmiş saçlar, kesilmekten bıkmış sakalım ve birkaç beyaz saç. Milyonlarca yıl geçmiş gibiydi. Nüfus suretime göz atarken bir şey dikkatimi çekti. Anne adı karşısında sen vardın.

Lise dönemimde bir de sokağımızın en güzel kızına sevdalanmıştım. Bilirdin benim, içe dönük sıkılgan ve kırılgan hallerimi. O kızı çok sevmiştim. Ona karşı beslendiğim ve büyüttüğüm her ne varsa biliyordun ve görevinin yaşayacağım hayal kırıklığıma karşı beni dik tutmak olduğunu da.

Askere gittim. Ki beni tanıyordun. Hayata karşı inanılmaz yaralı biriydim, zor bir çocuktum. Beni her hafta ziyarete geldin. Memleketin doğusu, batısı fark etmedi. Senle birlikte askerlik yaptım nerdeyse. Komutanımla tartıştığını anımsıyorum. Bir gün komutanım sudan sebepten bana bir tokat vurmuştu da telefonda hesap sormuştun. "Ne oldu, yavrum çabuk söyle, yıkarım başlarına askeriyeyi" diyerek. Ben hala dünkü toy çocuk "Annem, komutan bir kaç fiske vurdu sadece mühim bir şey yok" demiştim. Dinler mi hiç melek! Sabahına damladın. Komutana fırça attın! Sayende evci iznine çıkarıldım. Sayende sana özlemimi giderdim, bir nebze.. Askerden döndüm, tek hayalindi evlenip yuva kurmam. "Torunumu alayım kucağıma başka ne isterim ki, mutluluğunuzdan başka" derdin. Hayatıma girenler oldu çıkanlar oldu. Hayatıma girip hiç çıkmayanlar oldu. Her seferinde bir şeyler yanlış gittiğinde tatlı tatlı uyardın "Seviyorum, karışma anne" dedim hiç bıkmadan "Sen ne anlarsın ki?" Mağrur olmak büyük yalan. Terk edildim. Sonunda sen haklı çıktın. Ben yanıldım. Ama onca hatama rağmen "Olsun yavrum; hayatı böyle öğreneceksin işte" dedin. Yaralarımı sardın.

Babam iflas etmişti. Çorba, soğan ekmekle uzun bir müddet geçinmeye çalıştığımızda, ailemizi ayakta tuttun. Sanki saraylara layık sofralarmış gibi sundun bizlere yemekleri, hiç fark etmedik.
Yirmi beşimdeydim. Işıltılı gecelere kaptırmıştım kendimi. Yüzünü görmüyordum bile günlerce. Eve uğradığımda, "Özledim seni yavrum, nerede kaldın gözüm yollardaydı" derdin. "Offf sıkma beni, tamam anne anladım, unut beni, artık böyle" derdim. "Büyüdüm ben artık. Alış" bir de. Oysa hiç büyüyemedim.

Alışırmış gibi yaptın.

Evimiz mevlütlerden geçilmezdi. İzdiham olurdu her düzenlediğin merasim. Sorduğumda," Oğlum bir gün biz de geçip gideceğiz dünyadan, sakın dualarını o zaman eksik etme olur mu?" derdin.
Anneni erken yaşta kaybettiğin için, "özellikle ve özellikle" Kibariye'nin söylediği "Eller kadir kıymet bilmiyor, anne senin kadar kimse sevmiyor anne" şarkısında için için ağlardın öyle çok ağlardın ki o şarkıyı duyduğumuz yerde kapatırdık. Kasetini bile saklamıştım açıp dinleyip üzülmeyesin diye. Kim bilir içinde ne fırtınalar kopuyordu o an..


Bir gün, ansızın fenalaştın, doktorlara gidildi, kanser dediler. O neydi ki? Durum ciddiymis meğer. Ameliyat dediler. Ameliyat oldun. Taburcu oldun. İyileşecek dedi, doktorlar, iyi olamadın.
Zira doktorlar bütün müdahaleleri yapmıştı ve eve göndermişlerdi. Bir gün fenalaştın. O gün ambulans geldiğinde, bakışlarını unutamam. Son kez baktın hayatının geçtiği, bizi büyüttüğün evimize sanki hiç donmeyecekmis gibi. Dönmedin.

Yağmurlu bir akşamdı hastaneye kaldırdık. "Görebilir miyim" demiştim doktora. Zorla izin verdi. Oylece uzanıp derun bir uykuda uyuyordun. "Nasıl olacak?" "İyi olacak" demişti doktor. Ama o gece eve gitmemizi söyledi. Ben kaldım. Gece dörttü. Yağmur yağıyordu. Hastane koridorlarında volta atıyordum. Dışarı çıktım sigara içmeye. Derken telefona bakan çocuk, beni çağırdı resepsiyondan. "Doktor acil seni istiyor" dedi. Koştum dört kat. "Üzgünüm, kaybettik annenizi" dedi doktor hanım. Ne kolay söyledi. O gün dünya başıma, bütün galaksi sistemiyle birlikte yıkıldı. Bileklerinizi kör testereyle doğradığınızı, bütün kemiklerinizin bir kazayla uçurumdan düşerek kırıldığını, kendinizi yüksek bir gökdelenden aşağı bıraktığınızı ve çocukken korkarak uykunuzdan sizi uyandıran bütün kabusları ve karabasanları düşünün. Toplasanız yanında hiç kalır.

O göğün delindiği son gün geldi. Seni toprağa verirken son görevimizde ebedi istirahatgahına o çukura indim. Tek düşüncem, "nasıl yatacaksın burada, üşür müsün" acaba idi. Sonra üstünü örttük topraklarla. "Nefes alamaz ki annem dedim!" İnsanlar benden gözlerini kaçırdılar.

Sonra çiçek oldun, bahar oldun, güneş oldun, toprak oldun.. Sonra ırmakların kıyısına gittin, bin bir türlü çiçeklerin açtığı yere, deniz kıyılarına. Cennetti değil mi gittiğin yer; hani masmavi her yanı, okyanuslar, gök kuşağı, çiçekler, ırmaklar, şelaleler, yemyeşil ovalar, mutlu insanların olduğu yer, değil mi?

Bugün hiç unutmadığım yerimden anıları anımsadım. Toprağını okşadım. Dallarında çiçekler açmıştı yine, güneş yüzüne vuruyor gibi, yağmurlar alnından öpmüş gibi. Sonra seninle konuştum. Duydun mu? Beni duydun mu anacığım? Ben seni duymadım, duyamıyorum. Rüyalarımda bile görmüyorum. Şimdi hayal mi oldun sen melek, bir düş.


Çok uzakta bir düş! Ne görüyorum ne ölüyorum... Ama bil ki, seni çok özlüyorum.
Anlatacağım çok şey var, buluştuğumuza saklıyorum, o zamana dek rahat uyu meleğim, Yanına ilk geldiğimde yine fısıldayacağım.. Kısmet olur da; bir çocuğum olursa. O'nu bir gün başucuna getireceğim ve o dünya tatlısına o gün: "Burada bir tarih yatıyor. Bir gerçekten düşe dönüşen ve anılarda saklı rüyam sonsuz uykusunda uyuyor diyeceğim sonrası biliyor musun benim annem, bir melekti yavrum diye ekleyeceğim.."

26 Nisan 2017 Çarşamba

Herhangi bir zaman

Herhangi bir yerde, herhangi bir zamandı.

Uzak ufuklarda rotasında seyreden gemilerin hüznüne yaslamıştık ömrümüzün solgun akşamını. Anımsadın mı? Hani ayışığı değmişti yanık tenine. Bütün şehrin üstünü örtercesine, kalbi kırık bir şarkı derinden gelip uyutuyordu hatıraları. Yollar uzanmıştı bir de mesafeler aramıza. Bir de ellerimizden kayıp giden yaz mevsimi. Dalgalar değerken sessizce kıyılara, saçlarını usul usul savuruyordu rüzgar. Saçlarından öptüm seni. Bir kaç kadeh daha devam ettik hayal kurmaya. Sarhoş olunca hayallerimiz sustun bir süre, ben gözlerinde kaldım. Suskunluğundan öptüm seni. Gülümsedin, sanki severmiş gibi. Gülüşünden öptüm seni. Kanatlanıp göğsümde ürkek bir güvercin, sanki uçup gidecekmiş gibi. Gökyüzü parlament maviydi. Uzak ufuklarda rotasında seyreden gemilerin hüznüne yaslamıştık ömrümüzün o solgun akşamını. Herhangi bir yerde, herhangi bir zamandı..

23 Nisan 2017 Pazar

Teselli İkramiyesi

Çok uzaktan geçen gemileri seyrettik. Deniz bir adımımız kadar yakın, bir ömür uzaktaydı. Göğe baktık, ufuk çizgisine sonra. Biraz içtik, gökyüzünden. Yaşadığımızı anımsatan teselli ikramiyesi gibiydi sanki o gün hayat. Bu kalabalık kentte ve bu sıkıcı akşam vakti bilmeni istedim.

30 Mart 2017 Perşembe

Ankara

Kaldım çok zaman oradan biliyorum. Aşk Ankara'ya da çok yakışırdı eskiden. Ankara'da birbirine kavuşamayanlar, en son gittikleri filmin sonunda ağlarlardı. Sevdiğinin elini tutup yürünen Kızılay ve Sakarya Caddesi hatırlar bütün hayal kırıklıklarını..

Ankara'da yağmur insanın üstüne değil içine yağar gene de kimseyi ıslatmazdı. Çünkü #algat sokaklarında gecenin üçü bir taksi Aşti'den gelen. Hiç bilmediği bir sokakta ve hiç bilmediği evin önünde durur ve yolcusu hiç bilmediği bir kalp sızısına doğru yol alırdı.

Ankara vedalar şehriydi çünkü. Otobüsler başka şehirlere enkazlar taşırdı.. Gri sisli ve ucube binalardan kırsallara doğru akıp giden yollarda..

Ankara'da yazın ortasında kar yağardı insanın içine. Ve Ankara'da hiç bir pazar, o pazar günü kadar güzel değildi. Gezi Parkı yerine çıkılan parklar, rüzgarın üflediği perdeler, içilen kadehler ve onca hatıranın yaşandığı o bahçeli ev şahittir!

5 Ocak 2017 Perşembe

Benim Annem, Bir Melekti Yavrum..

Beni kolay doğurmamışsın, hep öyle derdin, hem ebe filan gelmiş ters dönmüşüm bu yaşam ağrısına gelmemek için epey zorlamışım seni, hastane filan hak getire, ne sıkıntı çekmişsin, anlattığında tuhaf olurdum, olur kızarır bozarırdım, üzülürdüm hatta neden sana böyle acılar çektirdim diye...

Sonrasında sütten kesilmen uzun sürdü derdin. Konusu açıldığında, daha dünyaya gelmeden sana ne zorluklar çektirdiğimi düşünürdüm. Boynu bükük ve mahçup bir sızı orası.

Beş yaşındaydım. İstanbul'da tarihin en yoğun kar yağışı yaşanmıştı. Çocuktum sonuçta, yaşıtlarım sokaktaydı. Ben de çıkmak istiyordum. Ama "yavrum üşürsün, olmaz bugün" demiştin.

Pencereden arkadaşlarımı izlemiş, dışarı çıkamamış sana küsmüştüm. Ama o gün canını dişine taktın bana kalın mavi renkli hemde önünde kardan adam figürü olan bir kazak ve eldiven diktin. O gün dışarı salmadığın için küs olan ben, ertesi gün doyasıya kartopu savaşı yapmıştım arkadaşlarımla. Hem sıcacık kazağım ve eldivenlerim vardı. Çok mutlu etmiştin beni...

Okula başlayacaktım. Artık yedi yaşındaydım. Ama korkuyor ve çekiniyordum insanların arasına karışmaktan! Ortama adapte olamayacağımı anladın. Annelik içgüdüsü! Öğretmenimden izin alarak benimle birlikte aynı sırada oturdun. Günlerce. Sonra alıştım. Karıştım hayata..

Kimliğimi yenilediğimiz günü anımsıyor musun? Lise yıllarıydı, hani düğüne gider gibi briyantin sürmüş, süslenip püslenmiş yeni aldığın gömleğimi giymiştim..

Zaten sakalım da çıkıyordu, mahalledeki stüdyo tuğba tanıdıktı üç beş kuruş indirim yapar ümidiyle oraya gitmiştik. Geçenlerde kimliğimi yenilemeye gittiğimde anımsadım, çekindiğim resme baktım hafif seyrelmiş saçlar, kesilmekten bıkmış sakalım ve birkaç beyaz saç. Milyonlarca yıl geçmiş gibiydi. Nüfus suretime göz atarken bir şey dikkatimi çekti..Anne adı karşısında sen vardın.

Askere gittim. Ki beni tanıyordun. Hayata karşı inanılmaz yaralı biriydim, zor bir çocuktum. Beni her hafta ziyarete geldin. Memleketin doğusu, batısı fark etmedi. Senle birlikte askerlik yaptım neredeyse. Komutanımla tartıştığını anımsıyorum. Bir gün komutanım sudan sebepten bana bir tokat vurmuştu da telefonda hesap sormuştun. "Ne oldu, yavrum çabuk söyle, yıkarım başlarına askeriyeyi" diyerek. Ben hala dünkü toy çocuk "Annem, komutan bir kaç fiske vurdu sadece mühim bir şey yok" demiştim. Sabahına damladın. Komutana fırça attın! Sayende evci iznine çıkarıldım. Sayende sana özlemimi giderdim, bir nebze..

Yirmi beşimdeydim. Gecelere kaptırmıştım kendimi. Yüzünü görmüyordum bile günlerce. Eve uğradığımda, "Özledim seni yavrum, nerede kaldın gözüm yollardaydı" derdin. "Bekleme beni anne" derdim. "Büyüdüm ben artık. Alış" bir de. Oysa hiç büyüyemedim.

Alışırmış gibi yaptın.

Ailemiz ne sıkıntı çektiyse ya da nasıl güzel günler geçirebildiyse onda dokuz buçuğu sayendeydi. Namazında, duandaydın. Evimiz mevlütlerden geçilmezdi. İzdiham olurdu her düzenlediğin merasim. Sorduğumda," Oğlum bir gün biz de geçip gideceğiz dünyadan, sakın dualarını o zaman eksik etme olur mu?" derdin.

Anneni erken yaşta kaybettiğin için, "özellikle ve özellikle" Kibariye'nin söylediği "Eller kadir kıymet bilmiyor, anne senin kadar kimse sevmiyor anne" şarkısında için için ağlardın öyle çok ağlardın ki o şarkıyı duyduğumuz yerde kapatırdık. Kasetini bile saklamıştım açıp dinleyip üzülmeyesin diye. Kim bilir içinde ne fırtınalar kopuyordu o anlar. Anımsıyorum.

Sonra bir gün, ansızın fenalaştın, doktorlara gidildi, kanser dediler. Sonra ameliyat dediler. Ameliyat oldun. İyileşecek dedi, doktorlar, iyileşemedin.

"Görebilir miyim" demiştim doktora son gecende. "Nasıl olacak?" bir de "İyi olacak" demişti doktor. Ama o gece eve gitmemizi söyledi. Ben kaldım. Gece dörttü. Yağmur yağıyordu. Hastane koridorlarında volta atıyordum. Dışarı çıktım sigara içmeye. Derken telefona bakan çocuk, beni çağırdı resepsiyondan. "Doktor acil seni istiyor" dedi. Koştum dört kat. "Üzgünüm, kaybettik annenizi" dedi doktor hanım. Ne kolay söyledi. O gün dünya başıma yıkıldı. Bütün kemiklerim kırıldı. Seni toprağa verirken o çukura indiğim an. Tek düşüncem, "nasıl yatacaksın burada, üşür müsün" acaba idi. Sonra üstünü örttük topraklarla. "Nefes alamaz ki annem dedim!"

İnsanlar benden gözlerini kaçırdılar.

Sonra çiçek oldun, bahar oldun, güneş oldun, toprak oldun.. Sonra ırmakların kıyısına gittin, bin bir türlü çiçeklerin açtığı yere, deniz kıyılarına. Cennetti değil mi gittiğin yer? Hani masmavi her yanı, okyanuslar, gök kuşağı, çiçekler, ırmaklar, şelaleler, yemyeşil ovalar, mutlu insanların olduğu yer, değil mi?

Bugünü hiç unutmadım. Dallarında çiçekler açacak yine, güneş yüzüne vuracak, yağmurlar öpecek alnından. Gülümsediğini hissedeceğim ve o çok önceden bana dua et emi yavrum bana dediğini. Edeceğim.

Her gece seninle konuştum. Duydun mu? Beni duydun mu anacığım? Ben seni duymuyorum, duyamıyorum. Rüyalarımda bile görmüyorum. Şimdi hayal oldun sen, düş. Çok uzakta bir düş! Ne görüyorum ne ölüyorum...

Ama buluşabilirsek, anlatacağım çok şey var, o zamana dek rahat uyu meleğim, güzel anneciğim canımdan daha çok sevdiğim..

Mümkün olabilirse; bir çocuğum olduğunda. O'nu başucuna getireceğim ve o dünya tatlısına o gün: "Benim annem, bir melekti yavrum diyeceğim."

4 Haziran 2016 Cumartesi

"Rüyalarınızı gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır."

Bir efsaneyi daha kaybettik. ABD'li efsanevi boksör, eski Ağır Sıklet Dünya Şampiyonu ‪‎Muhammed Ali‬ yaşamını yitirmiş. Babamın kahramanıydı. O'nun ne büyük bir boksör olduğunu dinleyerek geçti çocukluğum. "Sabaha karşı yayınlanan maçları için uyku tutmazdı, sabaha kadar beklerdim, ekran karşısına geçip Ali'yi desteklerdim, bakardım o sıra pencereden, bir çok evde maç saati ışıklar yanardı" diye anlatırdı. Rakiplerini yaptığı danslarla şaşırtır kelebek gibi uçup arı gibi sokarak nakavt edermiş büyük şampiyon. Gidenden geriye anıları ve söyledikleri kalırmış. Ben de, "Rüyalarınızı gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır." sözünü buraya bırakıyorum. Ruhu şad olsun.

30 Mayıs 2016 Pazartesi

Aile, içi boş kelime!

Acısı büyüktür kaybettiklerinin. Anne, baba, kardeş, eş, dost. Yitirdikleri için küçük deniz fenerlerini yahut mumları denizin kalbine bırakanlar bilirler ki, bu ritüel canının yangınları suya karışsın diyedir. Çünkü buharlaşmalıdır yaralar, bir müddet hiç hatırlanmamalıdır. Sonra o çekilen hüzünler, yağmur olsun isterler zira gökten yeniden yere düştüğünde yağmur damlaları, anımsanır o zaman kaybolan anılar.

Yaşam tuhaf ve kısa! İnsanlar için diyecek kelimeleri bulmak zor. Annesini, babasını sokağa atanlar gördü bu gözler. Evlenenler, boşananlar..

Gözlerini bu yaşam ağrısına açanları kucakladı bu eller. Ölümlerden geldi, yorgundur belki biraz düşünceler. Düşüncelerim! Sevdiklerini gömerken insanın en çok neresi acıyor biliyor musunuz? Hatıraları. Ne kadar biriktirdiyse yitirdiğiyle ilgili, yine de pişmanlık duyuyor. Yaşamak, mantık işi. Sınırlı anılar, intiharla doğru orantılı. Elde avuçta ne varsa onla idare etmek asıl ölüm!

İnsan her şeye alışıyor da, insanların hayata bakış açılarına alışamıyor bir türlü. Çevresine bakıyor, tutunmak için. Bir tebessüm, bir umut. Herkes dünya derdinde, herkes çıkarının peşinde. Ne kadar yalan. ne kadar da sahte? Size öyle gelmiyor mu?

Hayatım zor geçti. Sıkıntılı günler, yıllar yaşadım. Çok param olmadı. Hep bir umut, yaşamak dedim. Kılı kılına yaşadım bu yüzdendir. Anne, baba malı için kavga eden kardeşler gördüm. Miras için küsen, birbirini aylarca görmeyen, yıllarca birbirlerine gidip gelmeyen ve konuşmayan karındaşlar, düşünebiliyor musunuz? Babasını döveni de, annesini döveni de gördüm. Nasıl acıdır, nasıl insanlıktan yoksunluktur? Sanırım, parayla bazı dünyevi meselelerde saadet oluyormuş. Herkes buna kitlenmiş. Seninle aynı seviyedeyse, görüşmez de, daha üst seviyedekilere hayranlıkla yaklaşanlar gördüm üstelik.

Kızını veya oğlunu dizinin dibinde isteyen ve evlense de onun yuvasına müdahale eden anne babalara şahit oldum. Haftanın en az beş günü çocuğunun hayatına müdahil olanlara. Kendi egoları uğruna yuva yıkan anne ve babalara. Çocuklarının mutluluklarını dizayn etmeye çalışan ebeyevnlere yani. Abi, abla ve kardeşlerini eşinin kıskançlıkları nedeniyle görmek istemeyenler gördüm. Üç kuruşluk eve, barka, arsaya, tarlaya tamah edip de bütün ailevi ilişkilerini bozanlara tanık oldum.

Aile? Aile içi boş kelime. Yalanlar Cumhuriyeti. Çıkar, menfaatten ibaret bir kavram karmaşası. Eğer, aileden biri diğerinden bir adım ötedeyse, o geride kalanlar hınçla, nefretle, kıskançlıkla bakıyor kendini öne atana. Para, pul, itibar ile sınıflandırılıyor bütün ilişkiler. Aşkla evlenip, soluğu mahkemede alan çok insanın yolu Tezer Özlü'nün sözlerine çıkmıştır muhakkak.

Der ki, Tezer; "Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla bağdaşan hiç yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum, hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi değer verdiğiniz için. İçgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiçbir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım."

İş, aile, hayat hepsi çıkar üzerine kurulu bu düzende insan, neden mutsuz olmasın ki? Bütün sahteliklerin dışında olmak istiyor da yaşamak uğruna, ayakta kalabilmek adına ne yazık ki hiçbir zaman olamıyor!

15 Mayıs 2016 Pazar

Yine akşam

Yine akşam. Güneş batıyor yavaş yavaş ve derin anlamları göğsünde saklıyor..Günler tesbih gibi dizili ardı ardına ve bugün pazar. Yeni doğacak günler kapıda ve geçmiş tüm hesaplaşmalarıyla dünde kalacak bir kaç saat sonra. Yalnızlıklar, ilişkiler, aşklar, evlilikler bu pazar bir günü daha tamamladı. Kimi bisiklet sürdü bir daha hiç gidilemeyecek yamaç topraklarda. Kimi sevdikleriyle sahil kıyısına uzandı, kimi ilk buluşmanın heyecanındayken kimi de ayrılığın ateşine düştü, bu gün. Evliliğin merasimi tekrarlandı anne ve baba ziyaretleriyle kimi evlerde, rutin. Çıkmaz sokaklarda dolaşıldı. İçkiler içildi, yemekler yendi. Bu mezenin içine ne koyduna bağlandı sohbetler. Ölümler hatırlandı. O sıra dalgalar vurdu kıyılara. Hayat yeni bir şans vererek üzerine düşen görevi yaptı insanlara. Gök yüzü maviden mora çaldı. Esti püfür püfür bir rüzgar güvertede simit attı genç bir kız martılara. Kahveden eve, akşam yemeği için dönerken Mehmet Amca, Anadolu'nun bağrında bir yerde.Kadehler devrildi peşi sıra. Mutlu evlerde. Yarın iş var diyenler bir kaç saate ayrılacaktı nasılsa ortamdan. Sinemalar boşaldı. AVM'ler doldu taştı. Mesire yerlerinin çöplerini taşımak kaldı geriye. Herkes evlerine çekilmeye başladı. Yine akşam. Yine yalnızlığın son demleri. Anlaşılmak kadar anlaşılamamayı da yaşadı bugün insanlık. Ölümler, doğumlar devam ediyordu hiç durmadan. Müsaade istendi kalplerdeki misafirliklerden. Yemekler ocağa kondu. yemek bulamayanlar çöpleri karıştırmaya başladı. Binlerce liraya şarap açacaklar eğlence mekanlarını doldururken, mezar ziyaretlerini unutmamış evlatlar, dualar etti kaybettiklerine. Yeni dostluklar kuruldu. Uçağa binip tatile çıkanların bir sene boyunca planları başlamak üzereydi. Sevdiği takımın şampiyon olduğuna sevinecekler kaplayacaktı az sonra caddeleri, mekanları. Yine akşamdı işte.

Bir gün daha sona eriyordu yeryüzünde..

8 Mayıs 2016 Pazar

Benim Annem, Bir Melekti Yavrum..



Beni kolay doğurmamışsın benim güzel annem, hep öyle derdin, hem ebe filan gelmiş ters dönmüşüm bu yalan dünyaya gelmemek için epey zorlamışım seni, hastane filan hak getire, ne sıkıntı çekmişsin, anlattığında tuhaf olurdum, olur kızarır bozarırdım, üzülürdüm hatta neden sana böyle acılar çektirdim diye....

Sonrasında sütten kesilmen uzun sürdü derdin. Konusu açıldığında, daha dünyaya gelmeden sana ne zorluklar çektirdiğimi düşünürdüm. Boynu bükük ve mahçup bir sızı orası.

Beş yaşındaydım. İstanbul'da tarihin en yoğun kar yağışı yaşanmıştı. Çocuktum sonuçta, yaşıtlarım sokaktaydı. Ben de çıkmak istiyordum. Ama "yavrum üşürsün, olmaz bugün" demiştin.

Pencereden arkadaşlarımı izlemiş, dışarı çıkamamış sana küsmüştüm. Ama o gün canını dişine taktın bana kalın mavi renkli hemde önünde kardan adam figürü olan bir kazak ve eldiven diktin. O gün dışarı salmadığın için küs olan ben, ertesi gün doyasıya kartopu savaşı yapmıştım arkadaşlarımla. Hem sıcacık kazağım ve eldivenlerim vardı. Çok mutlu etmiştin beni...

Okula başlayacaktım. Artık yedi yaşındaydım. Ama korkuyor ve çekiniyordum insanların arasına karışmaktan! Ortama adapte olamayacağımı anladın. Annelik içgüdüsü! Öğretmenimden izin alarak benimle birlikte aynı sırada oturdun. Günlerce. Sonra alıştım. Karıştım hayata..

Kimliğimi yenilediğimiz günü anımsıyor musun? Lise yıllarıydı,hani düğüne gider gibi briyantin sürmüş, süslenip püslenmiş yeni aldığın gömleğimi giymiştim..

Zaten sakalım da çıkıyordu, mahalledeki stüdyo tuğba tanıdıktı üç beş kuruş indirim yapar ümidiyle oraya gitmiştik.Geçenlerde kimliğimi yenilemeye gittiğimde anımsadım, çekindiğim resme baktım hafif seyrelmiş saçlar, kesilmekten bıkmış sakalım ve birkaç beyaz saç. Milyonlarca yıl geçmiş gibiydi. Nüfus suretime göz atarken bir şey dikkatimi çekti..Anne adı karşısında sen vardın.

Lise dönemimde bir de sokağımızın en güzel kızına sevdalanmıştım. Bilirdin benim, içe dönük sıkılgan ve kırılgan hallerimi. O kızı çok sevmiştim. Ona karşı beslendiğim ve büyüttüğüm her ne varsa biliyordun ve görevinin yaşayacağım hayal kırıklığıma karşı beni dik tutmak olduğunu da. Kırıldım kalbimden, tam orta yerimden, beni hayata yine sen döndürdün.

Askere gittim. Ki beni tanıyordun. Hayata karşı inanılmaz yaralı biriydim, zor bir çocuktum. Beni her hafta ziyarete geldin. Memleketin doğusu, batısı fark etmedi. Senle birlikte askerlik yaptım nerdeyse. Komutanımla tartıştığını anımsıyorum. Bir gün komutanım sudan sebepten bana bir fiske vurmuştu da telefonda hesap sormuştun. "Ne oldu, yavrum çabuk söyle, yıkarım başlarına askeriyeyi" diyerek. Ben hala dünkü toy çocuk "Annem, komutan bir kaç fiske vurdu sadece mühim bir şey yok" demiştim. Sabahına damladın. Komutana fırça attın! Sayende evci iznine çıkarıldım. Sayende sana özlemimi giderdim, bir nebze..

Askerden döndüm, tek hayalindi evlenip yuva kurmam. "Torunumu alayım kucağıma başka ne isterim ki, mutluluğunuzdan başka" derdin. Bir kız arkadaşım olmuştu, ilişkimiz çok güzeldi, iş ciddiye bindi sonra seni, sonra her şeyi hiçe sayarak aşka kapıldığımı gördün. Frenlemek istedin, zira bir şeyler yanlış gidiyordu. "Seviyorum, karışma anne" dedim. "Sen ne anlarsın ki?" Mağrur olmak büyük yalan. Terk edildim. Sonunda sen haklı çıktın. Ben yanıldım. Ama onca hatama rağmen "Olsun yavrum; hayatı böyle öğreneceksin işte" dedin. Yaralarımı sardın.

O günlerin ertesinde Boğaz'a gitmiş, gezmiş yemek yemiştik. Bu bile seni çok mutlu etmişti. Bir daha seni oralara götürmedim. Götüremedim. Sonra hastalığımda baş ucumdan ayrılmadın Aşktan yana hayal kırıklıklarımda omzun hazırdı daima. Bana çok iyi baktın. Ama ben...

Babam iflas etmişti. Çorba, soğan ekmekle uzun bir müddet geçinmeye çalıştığımızda, ailemizi ayakta tuttun. Sanki saraylara layık sofralarmış gibi sundun bizlere yemekleri, hiç fark etmedik. Sıkıntılarımızı. İçip unutmaya çalıştığım dönemlerdi yaralarımı. Kötü bir yoldaydım ama sen bana yine kıyamadın. Herkesten gizli, cebinde yirmi lira varsa. Onunu bana verirdin. Kalanıyla pazara giderdin.

Yirmi beşimdeydim. Işıltılı gecelere kaptırmıştım kendimi. Yüzünü görmüyordum bile günlerce. Eve uğradığımda, "Özledim seni yavrum, nerede kaldın gözüm yollardaydı" derdin. "Offf sıkma beni, tamam anne anladım, unut beni, artık böyle" derdim. "Büyüdüm ben artık. Alış" bir de. Oysa hiç büyüyemedim.

Alışırmış gibi yaptın.

Ailemiz ne sıkıntı çektiyse ya da nasıl güzel günler geçirebildiyse onda dokuz buçuğu sayendeydi. Namazında, duandaydın. Evimiz mevlütlerden geçilmezdi. İzdiham olurdu her düzenlediğin merasim. Sorduğumda," Oğlum bir gün biz de geçip gideceğiz dünyadan, sakın dualarını o zaman eksik etme olur mu?" derdin.

Anneni erken yaşta kaybettiğin için, "özellikle ve özellikle" Kibariye'nin söylediği "Eller kadir kıymet bilmiyor, anne senin kadar kimse sevmiyor anne" şarkısında için için ağlardın öyle çok ağlardın ki o şarkıyı duyduğumuz yerde kapatırdık. Kasetini bile saklamıştım açıp dinleyip üzülmeyesin diye. Kim bilir içinde ne fırtınalar kopuyordu o anlar. Anımsıyorum. Hep bir torun sevmek istedin. Ama olmadı anne...

Sonra bir gün, ansızın fenalaştın, doktorlara gidildi, kanser dediler. Sonra ameliyat dediler. Ameliyat oldun. İyileşecek dedi, doktorlar, iyileşemedin. Mazide kalan o günleri anımsıyorum da şimdi..

Bir akşam salonda televizyon izliyordum. Herkes uyumuştu. Paaat diye bir ses geldi odandan. Koşarak içeri girdim. yatağından düşmüştün. Çok kilo vermiştin günler boyunca. "Artık hiç bir yerim tutmuyor yavrum, özür dilerim" demiştin. "Anacığım asıl beni affet, ben özür dilerim bir şey yapamıyorum" diye demiştim...
Zira doktorlar bütün müdahaleleri yapmıştı ve eve göndermişlerdi. Bir gün fenalaştın. O gün ambulans geldiğinde, bakışlarını unutamam. Son kez baktın hayatının geçtiği, bizi büyüttüğün evimize sanki...

Sonra hastaneye kaldırdık. "Görebilir miyim" demiştim doktora. Ve "Nasıl olacak?" "İyi olacak" demişti doktor. Ama o gece eve gitmemizi söyledi. Ben kaldım. Gece dörttü. Yağmur yağıyordu. Hastane koridorlarında volta atıyordum. Dışarı çıktım sigara içmeye. Derken telefona bakan çocuk, beni çağırdı resepsiyondan. "Doktor acil seni istiyor" dedi. Koştum dört kat. "Üzgünüm, kaybettik annenizi" dedi doktor hanım. Ne kolay söyledi. O gün dünya başıma, bütün galaksiyle birlikte yıkıldı. Seni toprağa verirken son görevimizde ebedi istirahatgahına, o çukura indim. Tek düşüncem, "nasıl yatacaksın burada, üşür müsün" acaba idi. Sonra üstünü örttük topraklarla. "Nefes alamaz ki annem dedim!"

İnsanlar benden gözlerini kaçırdılar.

Sonra çiçek oldun, bahar oldun, güneş oldun, toprak oldun.. Sonra ırmakların kıyısına gittin, bin bir türlü çiçeklerin açtığı yere, deniz kıyılarına. Cennetti değil mi gittiğin yer; hani masmavi her yanı, okyanuslar, gök kuşağı, çiçekler, ırmaklar, şelaleler, yemyeşil ovalar, mutlu insanların olduğu yer, değil mi?

Bugün hiç unutmadan seni anımsadım. Dallarında çiçekler açacak yine, güneş yüzüne vuracak, yağmurlar öpecek alnından. Gülümsediğini hissedeceğim ve o çok önceden bana dua et emi yavrum bana dediğini. Edeceğim yine anne. Daha önce de her gün her gece de ettim. Sonra seninle konuştum. Duydun mu? Beni duydun mu anacığım? Ben seni duymuyorum, duyamıyorum. Rüyalarımda bile görmüyorum. Şimdi hayal oldun sen, düş. Çok uzakta bir düş! Ne görüyorum ne ölüyorum...

Ama bil ki, seni çok özlüyorum. Vasiyetini yerine getirmeye çalışıyorum şimdi.. "Sen çok büyük işler başaracaksın oğlum inanıyorum sana!" deyişin sağır ediyor kulaklarımı..Bir kaç adım yol alsam da sensiz hep çamura saplanıyorum! Çok geç bunu söylemek belki. İyi ki annem oldun. Ah özür dilerim. Elini öpemedim. Hayatımda bayramlar haricinde pek öpememiştim zaten.

Affet. Ellerinin sıcağının, saçlarının kokusunun yerini tutar mı? Ah anacım! Üzdüm ise, ki çok üzdüm seni ne olur beni bağışla. Sen yaşarken, layıkıyla bu günü her gün gibi kutlayamadıysam bağışla. Mekanın cennet olsun diye yalvarıyorum Allah'a. Benim bir parça sevabım varsa anneme yaz diye. Hem Zeki Müren'in dediği gibi be anne; "Geceler sensiz çok soğuk ve karanlık!"

Ama buluşabilirsek, anlatacağım çok şey var, o zamana dek rahat uyu meleğim, güzel anneciğim canımdan daha çok sevdiğim..Geleceğe dair bir şey için yaşıyorum sadece. Yanına ilk geldiğimde yine fısıldayacağım..

Mümkün olabilirse; bir çocuğum olduğunda. O'nu başucuna getireceğim ve o dünya tatlısına o gün: "Benim annem, bir melekti yavrum diyeceğim."

30 Nisan 2016 Cumartesi

Ölmeden önce sevilmesi gereken son kalptin!

Onlarca hikayenin ardında kırık bir kalp taşıyordum ki zaten, herkes benden bir şeyler bekliyorken, bunu atladı galiba. Kırılan düşler bıraktım geride, ıskalanmış pişmanlıklar. Son pişmanlığın fayda etmeyeceğine dair hakiki deneyimlerim oldu, evet haklılardı. Teyit ediyorum.

Sonra sen geldin, hayatın tek başına bir yalnızlıktan ibaret olmadığını öğrettin bana. "Hayat iki kişi yaşanır ki dedin. Sadece insanın yüreği adresleri karıştırır uzun bir müddet.. İstersek üç olur belki de dört. Kısmet, öyle derler bizim oralarda. " dedin. Sen bu cümleyi kurarken, saçlarını okşamıştım. Serin bir mayıs akşamıydı. İlkokul talebeleri gibi heyecanlı, ilkokuldaki günlerim gibiydim ben gerçi, hevesli. Nasıl özlemişim meğer karışmayı aşka.

Yalnızlık başka bir acıya değerse, dikiş tutuyormuş aslında. "Kanamalı bir hasta için" anonslarında hızır gibi yetişen son dakika bantları gibiymiş aşk.

Bir yaran vardı. Yarandan öptüm sonra. Geçer diye diye geçti hayat zaten. Benim asli görevim sana merhem olmaktı. Neler neler geçmedi ki dedim usulca fısıldayıp kulağına, her yürek ağrında. Aylar geçti. Yıllar geçti bak dedim. Geçiyormuş evet, dedin, mevsimler kıştan yaza da dönüyormuş. Ölmeden önce sevilmesi gereken son kalptin sen işte, Tutamadım kendimi, ben de seni sevdim.

17 Nisan 2016 Pazar

Galata

"Ah bak şarkıda; Acımın üstünde yerin var diyor, ne güzel sözlermiş değil mi adam" dedi. Sen de benim için öylesin!

Ilık bir rüzgar esiyor, gökyüzünde kuşlar uçuyor, insanlar oradan oraya koşuşturuyordu o sıra.. Mutlu olmak ne demekmiş o an bir daha hatırladım. Mutluluk bazen bir kelime, bazen bir bakış, bazen sessizlikmiş. Bazen gördüklerin, bazen de özlediklerinmiş vesselam.

Yudumladım kadehimdeki son yudumu. Acısını hiçbir yere taşırmadan yalnızlığında taşıyabilen insan, aşka düşüyordu demek ki!

Galata karşımdaydı. Yüzyıllar boyu, ne hayatlara şahitti, kim bilir? Göz açıp kapayıncaya dek sonsuz hızla geçen bu zamanda biz de gitgide yitirdiklerimize benziyorduk. Yitirdikçe çoğalıyorduk. Aşka, acıya, sevdaya düşüyorduk..Hayallere tutunuyor, kırıklarına kalbimizi bırakıyorduk..

3 Nisan 2016 Pazar

Son Dem

"Sen neredeydin bugüne kadar?" dedi. Zaman ve mekanın önemli olmadığı anlar vardır. Gözlerden yaşlar yola çıkar, damlalar ha düştü ha düşecek olur ya, derin bir suskunlukla karşılamaya çabaladığım lakin içimde fırtınalarla dolu bir andı benim için. Nasıl anlatsaydım?

Seni tanımak için öyle güç engelleri aştım ki diye söze başlayıp, canımı acıttıklarından mı bahsetseydim, büyük umutlarla yola çıkıp en büyük hüsranlardan geldiğimden mi dem vursaydım yoksa karşına çıkabilmek için epey yara bere aldım mı deseydim? kafam çok karışıktı. Filler ve çimenler hikayesi.

Dedim ki; Alnına yazılanı yaşarmış insan derler ya işte sen benim alınyazımmışsın. Ve bil ki; sana ulaşabilmek için çok zor yollardan geçtim, çıkmaz sokaklardan çıktım, hiç bitmeyecek sandığım kötü günleri geride bıraktım. Mutlu da oldum yalan yok. Ama çok kısa sürdü. Geriye baktığımda şimdi . Yaşarken öldüm sandığım, bir başka hayatı ümit ederek katlandığım koca bir hayat. Kalbimin kırıldığı zamanlarda seninle birlikte yeniden doğacağımı bilmeden, bilemeden çok hırpalamışım kendimi. Biliyor musun hepsi sana ulaşmak içinmiş. Şimdi anlıyorum. Hayat önce alıyormuş parça parça hayallerinden sonra damıtılmış vuslatla ve yürek yangınlarıyla dolu günler, aylar, yılları aşmanı istiyormuş. Sabretmeyi ve dayanmayı öğrendiğinde saadeti tattırıyormuş.

Sen benim yeryüzündeki bütün geçen zamanlardan öte beklediğimsin, sen benim mutluluğa açılan pencerem, son demimsin..

Gözleri gözlerimdeydi, elleri ellerimde. Derin bir soluk alıp sözümü içime fısıldadım; "Kıyamadığım, şimdi yerine oturuyor bütün hatıralar. Ben buradaydım ve rastlaşmamız için bütün bunları yaşamam lazımmış.. Yalnız senin de karşıma çıkman için koca bir hayatı aşman gerekiyormuş. Ne derler hem; tesadüf sandığımız şeyler uzun bir yolculuktan sonra kadere çıkar!

12 Mart 2016 Cumartesi

Kaldım mı?

Önce “hadi aç hediyeni hemen” derken sen gözlerimin içine bakmana dayanamadığımı itiraf edeyim. Poşeti hunharca açmıştım. Oğuz Atay, Tutunamayanlar! Ne kadar mutlu oldum, anlatamam. Ömrümce aldığım en güzel armağandı. İlhan İrem, “sazlıklardan havalanan” diyordu o sevinç arasında. Sen de bana “biraz Oğuz Atay gibisin! Hem hani derdi ya Atay; “Çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın ‘romantik’ bölümünü, sen kızacaksın ama annemden tevarüs ettim.”

“Annene düşkünlüğünü bak ne güzel açıklamış” dedin ya tebessüm ettiğimi bak şimdi hatırladım. Vüsat O. Bener'i de okumaya başlamışsın. Hegel'den, Kant'tan konuşurken, en sevdiğin şair kim peki diye sordun. Saymaya başladım ustaların adlarını. Saatler son düzlükte dörtnala ilerlemeye devam ededursun sevdiğimiz şairlerden bahsettik biraz işte. "Belki otobüs gelir biner gideriz" dedim sana. "Dönmeyeceğimiz bir yer beğen" dedin sen de! Bir kaç yudum aldık sonra kadehlerimizden. Tom Waits çalıyordu, bak dur ne dinleticem sana deyip Opus'tan Live is Life'yi açtım, güldük, kaset takılıyordu ara sıra, olsun. Sıradaki parçayı kalbi kırıldığı yerden bir daha onarılmayan bütün aşıklara armağan edelim diye bir cümle geçti aramızda, ya sen ya ben, geçmiş zaman, anımsayamıyorum. Chris de Burgh'ten bir şarkı esnasında birer cigara sardık, iki nefese döndü başımız dünya durdu da duvarlar geldi üstümüze. Neşet Baba'yı açalım dedim sana. Gözümüzden bir kaç damla yaş süzüldü dinlerken. Cemali'yi dinlemeyeli uzun zaman olmuştu. Sırada o olmalıydı. Renksiz hayaller dolu, dökülen gözyaşlarım diye başladı parça. Hayatın renksizliğine çizik attın pastel tonlarda! Balkona çıktın akabinde başın dönüyordu, belli. Benim için hayat dursun şimdi dedin o yaşta, o gecede, o kafada. Üşüdün girerken içeri, hatırlatayım diye söze girdim; “Durmayacak!″

Lionel Richie ve Sting geçişleri fonda akıyordu zihnimizden. Sen üniversiteyi kazanmıştın o sene, son akşamdı, ertesi gün yola çıkacaktın, ben de kalacaktım bu bunalım şehirde, sensiz üryan. Askerliğime de bir kaç sene vardı. Hayat tam orada başka bir dünyaya doğru ekseni kayarcasına, avuçlarımın arasından uzaklaşıyordu sanki. Bir yere bağlamayacağım. Uyuduk sarılarak o gece, o net de diğer her şey flu. Anılar gibi. Ertesi sabah not bırakıp gitmişsin; o geldi aklıma; "seninle başka bir rüyaya uyanmak ümidiyle, düşlerimde kal."

Kaldım mı peki?

29 Şubat 2016 Pazartesi

Panoramik Acılar

Yeni anne olmuş kadınlar bebeklerinin üzerini örttüler. Yağmurda ıslanan camın buğusunu sildi minibüsteki genç, kulaklarında uçuşan melodi sesleri yanındaki yolcunun uykusunu getirmişti. Parmakları ritmik hareketlerle ellerindeki cihazların ekranına değip duruyordu insanların. Kediler herhangi bir apartmanın içine sığınıp yavrulamak arzusuyla volta atıyordu sokaklarda. Duraklar insan selinden görünmüyordu yollara saatlerin sesleri ve yağışlı düşlerin ışıkları yansıyordu. Geç kalmışlığın pişmanlığında bir mezar taşı eğmiş başını, toprağın kalbinde yatan sahibine üzülüyordu. Yaprağa düştü damla. Genç bir kadın saçlarını savurdu ıslak ve kahküllü. Bir şiir kitabının arasında yıllar evvel unutulan bir notu hatırladı, trafiğin en yoğun olduğu anda sigarasını sıkıntıyla yakan adam. Birlikte olma hayallerinden bir kaç sene sonra vazgeçecek iki aşık öpüşürken tenha bir kuytuda, bir kaç metre ötede bir bankta tekel bayisinden aldığı iki kırmızı tuborgu yudumlayan genç erkeğin sessizliği endişelendiriyordu. İki kadın kentin işlek bir kafesinde yudumlarken kahvelerini bol bol dedikodu yaptılar sonra konu kitap ve müziğe geldi nedeni bilinmez masaya servis yapan garson Raksotek kelimesini işitti. Kalabalık arasında yürümeye çalışan kör adamın elindeki asası önünde telaşlı adımlarla ilerleyen genç kadının topuklu ayakkabılarına değdi. Servis hareket etmiyor dedi saatlerdir şöförü. Yolcuları evlerine yetişemeyeceklerine inanmaya başladıkları sıra. Seferleri iptal diyorken radyo haberleri tam o vakit denizin ortasında dalgalarla dans ediyordu vapur içindekilerle. Lacivert gökyüzü sağnakla birleşmiş manzarayı tamanlamıştı üstelik. Çamurlu ve kaygan dar patikalardan yavaş yavaş geçerken otobüs mola ne zaman diye soruyordu yaşlı kadın anlaşılan sabrının sonuna gelmiş gibiydi. Anons geçti pilot yerden yüksekliğin ve koordinatların detaylarını. Business uçan işadamı viski istedi duymamazlıktan gelip hostesten. Kentin bir yanında deniz kıyısında bir kulüpte eğlence bütün coşkusuyla sürerken, başka bir tarafında bomba patladığını televizyondan işiten genç kız telefonundan üye olduğu sosyal bir mecraya not düştü sigarasını yakıp: Panoramik acıları savrulmuş insanlığın yine bu akşam. Üstelik kaç gecedir rüyalarımda anestezi zoruyla şuurumu aldıkları için ağlayarak uyanıyorum. Sen de zaten hiçbir zaman sevemedin beni...Tarihin tozlu sayfalarında unutulan bir inkisar. Balkondan içeri girdi kız. Rimelleri akmış, üşümüştü. Biraz da ürkmüştü Şimşek çaktı göğü aydınlatan cinsinden. Ganyan bayilerinde bir umudun peşine düşenler son koşuyu bekliyor, şehir ise bir daha geri gelmemek üzere aramızdan ayrılan bir günü daha uğurluyordu.